Yazan: Cafer Can

Kendi bloğunda belirli periyotlarla yazı paylaşan Halil Gündoğan sene-i devriyesi münasebetiyle olsa gerek 17’ler ile ilgili bir yazı paylaştı. Metin, ilk bakışta 17’ler gibi ağır bir tarihsel kaybı anlamlandırma çabası izlenimi verse de dikkatle incelendiğinde bunun bir analizden ziyade, geriye dönük olarak kurulmuş tek eksenli bir sorumluluk anlatısı olduğu görülmektedir. Bu anlatının merkezinde, çok katmanlı bir sürecin karmaşıklığının yeterince dikkate alınmadan, belirli bir birey üzerinden açıklanabilir hale getirilmesi eğilimi bulunmaktadır.
Oysa böylesi süreçlerde temel metodolojik zorunluluk, sonucu tek bir nedene indirgemek değil, sonucu doğuran bütün etkenleri birlikte değerlendirmektir. Askeri ve örgütsel olaylar doğası gereği çok bileşenlidir. Planlama hataları, güvenlik açıkları, istihbarat zafiyetleri, lojistik eksiklikler, hareket tarzındaki tercihler ve dış koşullar aynı anda etkili olabilir. Bu bileşenlerden yalnızca birine odaklanarak yapılan her değerlendirme, kaçınılmaz olarak eksik ve tek taraflı bir çerçeve üretir.
Metinde dikkat çeken bir diğer yöntemsel sorun, “olasılık” ile “kesinlik” arasındaki sınırın net korunmamasıdır. Bazı değerlendirmeler ihtimal düzeyinde dile getirilmesine rağmen kısa süre içinde kesin hüküm gibi sunulmakta, böylece analiz dili yer yer iddia diline dönüşmektedir. Oysa tarihsel olayların sağlıklı biçimde anlaşılması, yorum ile hüküm arasındaki bu sınırın titizlikle korunmasına bağlıdır. Aksi halde ortaya çıkan şey analiz değil, geriye dönük bir yeniden kurgulama olur.
Bir başka önemli nokta ise sorumluluğun daraltılarak kişiselleştirilmesidir. Çok sayıda değişkenin etkili olduğu bir süreçte tüm sonuçların tek bir karar merkezine ya da tek bir kişiye yığılması, açıklayıcı gücü artırmaz; aksine azaltır. Çünkü bu yaklaşım, yapısal sorunları görünmez kılarak karmaşık bir süreci tek boyutlu bir anlatıya indirger. Oysa tarihsel gerçeklik, çoğu zaman zincirleme etkileşimlerin ve karşılıklı belirlenimlerin sonucudur.
Bu nedenle değerlendirme yapılırken kişisel niyet tartışmalarından ziyade yapısal unsurlara odaklanmak daha tutarlı bir yöntem sunar. Güvenlik protokollerinin niteliği, risk analizlerinin nasıl yapıldığı, hareket tarzının operasyonel uygunluğu, teknik takip ihtimallerinin ne ölçüde hesaba katıldığı gibi sorular, bireysel suçlama çerçevesinden çok daha açıklayıcıdır. Bu tür sorular, olayın kişilere indirgenmeden anlaşılmasına imkân verir.
Ancak burada kritik bir eşik vardır: Tartışma, yorum düzeyinden çıkıp ağır suçlamalar düzeyine taşındığında artık yalnızca “analiz özgürlüğü” değil, ispat yükümlülüğü devreye girer. Bir kişiye ya da yapıya yönelik “ihanet”, “ajanlık”, “bilinçli sabotaj” gibi en ağır politik suçlamalar, doğası gereği sıradan değerlendirmeler değildir. Bu tür iddialar, yalnızca sert bir dil ile değil, somut, doğrulanabilir ve denetlenebilir kanıtlarla temellendirilmek zorundadır.
İspat yükümlülüğü yerine getirilmediği halde bu tür iddiaların ısrarla sürdürülmesi, tartışmayı güçlendirmez; tam tersine, onu politik olarak sorunlu bir zemine taşır. Çünkü burada mesele artık yorum farklılığı değil, iddianın sorumluluğudur. Ağır suçlamanın ağırlığı, doğrudan onu ortaya atan kişiye geri döner.
Bu noktada örgütsel ve politik disiplin açısından temel ilke nettir: İddia, ancak ispatla birlikte meşru bir içerik kazanır. İspatın olmadığı yerde kurulan kesinlik dili, yalnızca bir görüş değil, aynı zamanda ciddi bir sorumluluk alanıdır. Bu alan, “yorum yaptım” denilerek boşaltılamaz. Çünkü politik yapılarda güven ilişkisi, niyet üzerinden değil, yöntem ve kanıt üzerinden kurulur.
Bu nedenle tartışmanın sağlıklı zemini, iddianın kendisi değil, iddianın dayandığı kanıtların varlığıdır. Kanıt yoksa, ortaya konulan şey analiz değil, en iyi ihtimalle doğrulanmamış iddiadır. Doğrulanmamış iddianın süreklileştirilmesi ise tartışmayı ilerletmez; aksine onu daha kırılgan ve daha çatışmalı bir hale getirir.
Bu bağlamda MKP gibi ağır bedellerle şekillenmiş bir tarihsel yapıya ilişkin değerlendirmelerde, sıradan politik polemik düzeyinin çok ötesinde bir hassasiyet zorunludur. Çünkü burada söz konusu olan yalnızca bir örgütsel geçmiş değil, aynı zamanda kolektif bir hafızadır. Bu hafızaya yönelik her iddia ister olumlu ister olumsuz yönde olsun, çok daha yüksek bir kanıt standardına tabi olmak zorundadır.
Bu standart gözetilmediğinde ortaya çıkan şey eleştiri değil, giderek yerleşik hale gelen bir itham ve iftira pratiğidir. İtham ve iftira pratiği ise uzun vadede ne hakikati açığa çıkarır ne de tartışmayı ilerletir; yalnızca sahibini ezen bir ağırlık halini alır.
Bu çerçevede artık mesele yalnızca “farklı görüşler” meselesi değildir. Mesele, hangi görüşün hangi yöntemle kurulduğu meselesidir. Bir iddia ne kadar sert kurulursa kurulsun, eğer kanıtla desteklenmiyorsa politik ağırlık değil, politik sorumluluk üretir. Bu sorumluluk da iddia sahibinin üzerinden düşmez.
Sonuç olarak, 17’ler gibi hassas ve çok boyutlu bir konuda yapılacak her değerlendirme hem yöntemsel tutarlılığı hem de etik sınırları gözetmek zorundadır. Aksi durumda tarihsel gerçeklik açıklanmış olmaz; yalnızca yeniden yorumlanmış olur. Bu yeniden yorumlama ise çoğu zaman açıklık üretmez, tersine yeni tartışma alanları ve yeni belirsizlikler üretir. Bu belirsizliği besleyen her iddia sahibi de bunun ağırlığını taşımak zorunda kalır.
Dolayısıyla bugün gelinen noktada temel sorun, farklı yorumların varlığı değil, yorumun hangi sınırlar içinde meşru sayılacağıdır. İddia ile ispat arasındaki çizgi ortadan kalktığında, analiz ile suçlama arasındaki fark da ortadan kalkar. Bu fark ortadan kalktığında ise geriye tarihsel açıklama değil, yalnızca güçlü ifadelerle kurulmuş ama mesnetsiz olan bir anlatı kalır.
Bu nedenle mesele, yalnızca bir metni eleştirmek değil; aynı zamanda tarih yazımının hangi etik ve metodolojik zeminde yapılacağını tartışmaktır. Çünkü bu zemin kaybedildiğinde, tartışma kazanmaz; yalnızca yön değiştirir.
Buradan hareketle; daha önce yazdığı bazı kitaplarda yoldaşlarını teşhir etmekten çekinmeyen Halil Gündoğan’nın söz konusu MKP ve ardılları olduğunda eline aldığı bağlamanın tellerine vurmadan önce akordunu defalarca kontrol etmesini tavsiye ediyorum. Ve kendisinin önündeki en önemli sorumluluk iddialarını ispattır. Aksi bir durum kendisini devrimci kamuoyu önünde daha da fazla küçültecek bir pratik olarak not edilecektir.
Kendisinin dile getirdiği iddiaları zamanında vatan emniyet personellerinin sıklıkla kullandığı “indymedia” gibi yerlerden okumuştuk.
Kolektif bilincin ürünü olan MKP ve bu yapının değerleri üzerinden gerçek dışı ve konudan bağımsız bilfiil hareketin bütününe saldırı niteliği taşıyan provakatif söylemler sadece Halil Gündoğan’nın değil; hiç kimsenin haddi değildir.


