Yazan: Abidin Demir

İbrahim Kaypakkaya, bir mağara önünde yoldaşlarına seslendiğinde, devrimciliğin en temel yasasını anlatıyordu: En geri, en ileriyi barındırır. Elindeki tükenmez kalemin yayını çıkarmış, başparmağıyla işaret parmağının arasına sıkıştırmıştı. Yay eziliyor, baskının altında geri çekiliyordu. O an durgun, hatta güçsüzdü. Ama aslında içinde büyük bir enerji biriktiriyordu. Bir anda parmaklarını açtığında, yay fırladı. En geridekinden en ileridekini doğuran bir sıçrayıştı bu. İşte, devrim de budur. Halkın birikmiş öfkesi, ezilmişliği ve bastırılmış enerjisi, doğru bir yönlendirme ile bir patlamaya dönüşebilir.
Bugün Türkiye’de devrimci örgütlerin durumu tam da bu yay gibi sıkışmış halde. Fakat bir fark var: Bu yayı tutan eller onu fırlatmayı bilmiyor. Kitlelerin bağırdığı, meydanların dolup taştığı, açlığın ve sefaletin pençesindeki milyonların öfkesini sokağa döktüğü bu dönemde, devrimci öncüler yön tayin edemiyor. Halkın biriken enerjisi ya düzene eklemlenmiş muhalefet tarafından soğuruluyor ya da kendiliğinden ve örgütsüz patlamalarla heba oluyor.
Kaypakkaya, yay metaforuyla devrimci pratiğin yasasını anlatırken, aynı zamanda bir sorumluluk da yüklüyordu: Bu sıçramaya yön vermek zorundayız. Oysa bugün devrimci örgütler, bu enerjiyi yönlendirmek yerine kendi içine çökmüş durumda. Tarihsel rollerini unutmuş, çürümüş “önder” kadrolarıyla varoluş krizine hapsolmuşlar. Pasifliğin ve edilgenliğin, bir politik hat haline getirildiği bir süreç yaşıyoruz.
Örgütlerin büyük bir kısmı, kitlelerin hareketlenmesini seyretmekle yetiniyor. “Bu halktan bir şey olmaz” diyen bir umutsuzluk, devrimcilik maskesi altında büyüyor. Yıllardır ezilen, açlık ve sömürü içinde boğulan emekçilerin öfkesine burun kıvıranlar, aslında kendi başarısızlıklarını örtmeye çalışıyorlar. Çünkü halka güvenmemek, devrimci olamamanın itirafıdır. Çünkü “halktan bir şey olmaz” diyenler, “ben bir şey yapamıyorum” demektedirler.
Kaypakkaya’nın yayı sıçramaya hazırken, onu tutan eller titriyor. Devrimci öncüler, yönsüz ve ufuksuz kaldığında halkın enerjisi ya düzen içinde erir ya da boşa harcanır. Bugün tam da bu yaşanıyor. Türkiye’de kitleler, yıllardır bastırılmış öfkelerini haykırıyor. Adalet talebiyle sokaklara dökülenler, faşizmin pençesinde ezilenler, geçinemeyen milyonlar, umudunu yitirmiş gençler… Bütün bu hareketlilik, muazzam bir potansiyeli barındırıyor. Ama onu ileriye taşıyacak devrimci bir özne yoksa, bu hareketler ya kendi kendini tüketir ya da sistem tarafından yutulur.
Bugün devrimci örgütler, kendilerini seyirciliğe mahkûm etmiş durumda. Leninist öncülükten, Maoist halk savaşı stratejisinden, Kaypakkaya’nın devrimci kopuşundan bihaber bir edilgenlik içinde, halkın mücadelesine yön vermekten aciz bir noktadalar. Pasifizm, strateji haline gelmiş; “kendi küçük dünyasında devrimcilik oynayan” gruplar türemiş. Ama tarih affetmez. Yay gerildiğinde fırlatılmazsa, kırılır. Bugün devrimci hareketin karşı karşıya olduğu en büyük tehlike de budur: Yayı kırmak. Yani, halkın içindeki en ileriyi açığa çıkarmadan, yönsüzlük içinde kaybolmak.
Kaypakkaya’nın sözleri bugün her zamankinden daha güncel: Halka güvenmeyen devrimci olamaz. Halka güvenmeyen, halkın içinde biriken devrimci potansiyeli görmeyen, onu ileriye taşıyamayan her yapı, bir süre sonra tarihin çöplüğüne atılacaktır. Çünkü halk, devrimcilerin lütfuyla değil, kendi iradesiyle ayağa kalkar. Mesele, bu kalkışa yön vermektir.
Ya yayı doğru yönde fırlatacağız ya da onu kırarak yok olacağız. Başka bir seçenek yok.


