Yazan:Pavel Korçagin

Şeyh Bedreddin ve onun önderlik ettiği hareketi, Anadolu ve Rumeli topraklarında dini bir ayaklanma olarak değil, sınıfsal çelişkilerin tarihin erken dönemlerinde aldığı özgün bir biçim olarak değerlendirmek mümkün. Osmanlı’nın yükselme çağında, tımar sistemi aracılığıyla köylü emeğinin düzenli biçimde sömürülmesi, üretici köylü yığınlarını derin bir yoksulluğa ve adaletsizliğe sürüklüyordu. Sipahilerin, mültezimlerin ve devletin artı-ürün üzerindeki denetimi, köylünün kendi yaşamını dahi sürdüremediği bir tablo ortaya çıkarıyordu. Bedreddin’in çevresinde bir araya gelen halk hareketi, bu sosyo-ekonomik zeminden doğdu; yani yalnızca mistik bir eşitlik arayışı değil, maddi yaşamın dayattığı bir başkaldırıydı.
Ortaklar Köyü, bu başkaldırının en somut pratiği olarak tarihte yerini aldı. Burada özel mülkiyet kaldırılmış, üretim araçları, toprak, hayvanlar ve ürünler ortaklaştırılmıştı. “Yârin yanağından gayrı her şeyin ortak olması” ifadesi, şiirsel bir slogan gibi görünse de üretim ve bölüşüm ilişkilerini dönüştürmeye yönelmiş bir toplumsal düzenlemenin özüydü aslında. Sofralar ortak kuruluyor, tarlalar birlikte sürülüyor, ürün kolektif iradenin denetiminde bölüşülüyordu. Bu, feodal sömürü düzenine karşı köylünün kendi elleriyle yarattığı küçük bir komün deneyimiydi. Marksizmin ufuklarından bakacak olursak eğer, tarihsel anlamda üretici güçlerin gelişkinliğinin çok gerisinde, fakat sınıflı toplumlara karşı eşitlikçi sezgilerin erken bir kıvılcımı olarak okunmalıdır. Marx’ın ve Engels’in özel mülkiyetin kaldırılması üzerine geliştirdikleri teorik çerçeve, elbette o dönemin köylü hareketlerinde mevcut değildi; ama onların bilince çıkardığı gerçeklik, köylülerin tarih boyunca doğal bir refleks olarak üretim araçlarının ortaklaşmasını istemesinde kendiliğinden yaşam buluyordu.
Ortaklar Köyü’nün anlamı burada düğümleniyor aslında: Özel mülkiyetin reddi, sadece ekonomik bir düzenleme değil, insanın insana yabancılaşmasının reddi olarak da yaşanıyordu. Sofrada kimin payının fazla olduğu tartışılmıyor, “benim” ve “senin” ayrımı gündelik yaşamın dışına itiliyordu. Bu, yalnızca bir köyde birkaç yıl süren bir deneyim değildi elbette; aynı zamanda insanlık tarihinin derinliklerinden gelen ortaklaşma özleminin Anadolu topraklarındaki karşılığıydı. İnsanın emeğini, ürününü ve yaşamını eşitleme isteği, Bedreddin’in öğretilerinde dini bir motifle dile gelirken, aslında maddi yaşamın bağrından doğmuştu.
Ne var ki bu deneyim tarihsel sınırlarını aşamadı. Osmanlı merkezi otoritesi, feodal düzenin bekçiliğini yapıyor; Bedreddin’in hareketi gibi eşitlikçi girişimleri hızla ve acımasızca bastırıyordu. Bedreddin’in idamını, dini bir liderin ortadan kaldırılması olarak değil, özel mülkiyet düzenine karşı yönelmiş tarihsel bir itirazın susturulması olarak okumak daha gerçekçidir. Yine de bu bastırma, ortaklaşmacı özlemin halkın belleğinden silinmesine yetmedi. Bedreddin’in adı, sonraki yüzyıllarda hep eşitlik, adalet ve paylaşım düşüncesiyle birlikte anıldı.
Bedreddin hareketi, Marksist açıdan modern anlamda bir sınıf mücadelesi değildi. Ne kapitalizm gelişmişti ne de proletarya sahneye çıkmıştı. Fakat feodal düzenin yarattığı yoksulluk ve eşitsizlik, köylülerin kendi tarihsel koşulları içinde özel mülkiyeti sorgulamalarına yol açtı. Bu, Engels’in Alman köylü savaşlarında gördüğü gibi, sınıfsız bir toplum düşünün dinsel ve mesiyanik (mesihçi Yahudilik) bir biçimde ifadesiydi. Dolayısıyla Bedreddin, bir komünist değil, fakat komünizmin tarihsel köklerinden biri olarak okunabilir. Onun hareketinde bugüne kalan, özel mülkiyetin insanlığın önünde nasıl bir zincir olduğu gerçeğinin yüzyıllar öncesinden sezilmiş olmasıdır.
Bugün Marksist hareket için Bedreddin’in ve Ortaklar Köyü’nün değeri tam da buradadır. Özel mülkiyet karşıtlığı, yalnızca modern proletaryanın bilinciyle değil, tarih boyunca ezilenlerin ortak özlemleriyle yoğrulmuş bir mirastır. Bedreddin, bu mirasın Anadolu’daki en güçlü taşıyıcılarından biridir. Onun sehpadaki ölümü, eşitlik ve kardeşlik düşlerinin ölümü değil, tersine, insanlık tarihinin en derin damarlarından birinin sürekli olarak yeniden doğduğunu kanıtlar. Çünkü özel mülkiyetin zincirleri, her çağda ve her toplumda birilerinin omuzlarına biner ve aynı zincire karşı öfke, bir gün yeniden kolektif bir başkaldırıya dönüşür. Bedreddin’in adı, bu tarihsel zincirin kırılma ihtimalini bugüne taşıyan bir işarettir.
Ve dahası Bedreddin’in derinliği; alabildiğine özel mülkiyete, güçlü konum ve mevkilere ulaşma imkânı varken bütün bunları reddetmesinde yatmaktadır. Zerrece özel mülkün yokken özel mülkiyet karşıtı olmak zor değildir. Çünkü zaten yoktur. As olan özel mülkiyet edinme imkânın varken bunu reddetmektir. Bilinçli itiraz, bilinçli isyan, bilinçli karşı koyuş tamda budur. Ve bu, komünist kişiliğin özü ve mayasıdır…


