YÜZ İKİ YILDIR BEKLENEN DEMOKRASİ(SON)

Yazan: Mehmet Ali Atila

ilk bölümde sorduğumuz bu sorulara cevap olabilmek için, öne çıkan kimi politik sorunlar üzerinden geçmiş dönemlere uzanmakta fayda var. Çünkü Cumhuriyetin kuruluş süreci çarpıtılıp M. Kemal’e öylesine bir devletçilik misyonu yükleniyor ki bugünün CHP aşkı ta o dönemlere dayanıyor.

Örneklemek gerekirse: 2016 darbe girişimi sonrası uygulanan kayyum siyasetinin 1930’lara dayanan bir geçmişi olduğunu belirtmek gerekir. 1920-30’lar hakim Türk ulus devletinin inşa sürecidir. Ezilen Kürt ulusunun  ve azınlık milliyetilerinin baskı altına alındığı, sürgün ve katliamların iç içe geçtiği; asimilasyon politikasının yoğunlaştığı yıllardır. O zamanlardan günümüze  koşullar farklı da olsa hakim Türk ulusunun ezilen Kürt ulusuna yönelik baskısı sürüyor. Bu anlamda değişen bir şey olmayıp, her değişen hükümet devletin resmi çizgisini uyguluyor. Ki M.Kemal Türkiye’sinde sadece ulusal baskı değil, sınıf baskı ve sömürünün en katmerlisi vardı. Örnek oluşturması açısından, Fransız şirketinin yönetimindeki Adana-Nusaybin demiryolu  hattında çalışan işçilerin greve çıkması üzerine 1927’de jandarmanın işçileri katliamdan geçirmesi hafızalara kazınan olaylardan sadece biridir. Bu anlamda demokrasinin kırıntısına rastlanmayan 1920-30’lardan günümüze gerek sınıfsal gerekse ulusal sorundaki siyaset bir ve aynıdır. Yani aynı faşist siyaset uygulanmaktadır.

Tarihe uzanmak için Birgün gazetesinden Ayşegül Kars Kaynar’ın 23 Kasım 2024’teki yazısına bakalım:

‘’ ………..Türkiye’de belediyelere valilerin ya da kaymakamların atanması yeni bir uygulama değil; bu uygulamanın ilk kez 1930’da gerçekleştiğini görüyoruz. Ekim ayında yapılan çok partili seçimler sonrasında 22 Ekim 1930’da çıkarılan 10099 sayılı Kararnameyle Beyazıt ve Hakkâri Belediye Başkanlıklarına ve 40 ilçe belediyesine vali ya da kaymakamlar getirildi. Bu atamaların yasal zemininde Nisan 1930’da kabul edilen 1580 sayılı Belediye Kanunu’nun “İcra vekilleri heyetince görülecek lüzum üzerine tespit edilecek bazı beldelerden vilâyet merkezi olanların belediye reisleri Dâhiliye vekâletince, vilâyet merkezi olmayan yerlerin belediye reisleri mensup oldukları vilayet valileri tarafından nasbolunur ve reislikten çıkarılabilirler” diyen 94. Maddesi var.’’http1s://www.birgun.net/makale/kayyumlar-cozum-surecine-dahildir-5782392

Bu şunu gösterir; Bugünün demokrasi sorunlarının geçmiş tarihsel-politik temeli var. Sorunları tarihsel-sınıfsal bağlamından koparıp tek başına dönemin hükümetinin demokrasi tanımaz siyasetine bağlanamaz. Başta CHP olmak üzere, 1920-30’lu yıllar ilerici-devrimci bir dönem olarak gören çevrelerin güzellemeleri büyük yanılsamalar yaratıyor. Ulusal sorunda devletin aklı, tarihler değişse de hep aynı şovenist-faşist siyasetten belirlenir. Ulusal hareketin parlamentoyu kullandığı 1990’lı yıllarda parlamenterler yaka paça gözaltına alınmıştı. 2000’ler sonrası durum değişmedi. Köylerin boşaltılmasıyla şehirlere yığılan kitlelerle birlikte belediyeler de önem kazandı. Ulusal kültürün gelişmesinin bir parçası oldular. Halkla ilişkilenmede önemli avantajlar sağladırlar. Kimi noktalarda halka sunulan imkân ve hizmetler oldu. Dolayısıyla belediyelerin ulusal hareketin denetiminde olma kaygısı (1930’larda bu kaygı bile yoktu) hükümeti harekete geçirdi. Nihayetinde Kürt parlamenterlerine yönelik gözaltı ve tutuklamaların genişletilip belediyelere kayyum ataması uygulanması tarihsel-politik bağlamından koparılamaz. Sadece hükümetin keyfiliyetçiliği ile açıklanamaz. Bu siyaset, geçmişten günümüze var olan ulusal baskının bir biçim olarak devrededir.

Ayşegül Kars Kaynar ayrıca, 1930’lardaki yasa maddesinin ‘özellikle Şark için düşünülen olağandışı yönetim modeli olduğunu’ düşünüyor. Keza ‘’…….zira 1930-1947 arasında ülke genelinde vali ya da kaymakam atanan 109 belediyenin 90’ı Şark’ta’’ olduğu bilgisini paylaşıyor. Ki yazar, düşüncesinde haksız değil. Ve aynı paralelde, bugün CHP belediyelerine kadar kayyum siyaseti genişletilse de esasta DEM belediyelerine yönelik bir uygulama olduğu görülmektedir. Yani 1930’lardaki hâkim ulus burjuvazisinin siyasi kaygısıyla bugünkü kaygısı ve de hükümetin politik yönelimi aynı özden besleniyor.

Bir parantez açıp şunu da vurgulamakta fayda var. Kayyum siyasetinin genişletilip CHP’li belediyelere de uygulanması ‘’kent uzlaşısı’’ denilen politikaya yönelikte olsa egemen sınıfların klik çatışmasının bir yansımasıdır. Ki klik çatışması yeni bir olgu olmayıp, 1920’lerden günümüze süren bir çelişkidir. M. Kemal’in kendi muhaliflerini ezdiği, istiklal mahkemelerinde yargılattığı, tutuklattığı, hatta Terakki Perver Fıkra’sını kapatıp ileri gelenlerinden birçoğunun asıldığı tarihle sabittir. Tarihsel belleğimiz burjuva partilerinin muhalefetteyken en yaman demokrasi savunucusu olduğunu gösterir. 1950’lerden önce DP’nin demokrasi isteminden tutalım da 1950 sonrası CHP’sinin demokrasi aşkına, oradan 1950’lı yıllardan 2000’ler öncesi Erdoğan’ın hak savunucusu kesilmesine ve günümüzde CHP’nin kurtarıcı kesilmesine kadar hep böyle olmuştur. Kırıntısının dahi olmadığı demokrasi çığırtkanlığı kendi kliklerinin manevra alanını genişletmek, kitleleri aldatmaktır.

Dolayısıyla gerek kayyum siyasetinin gerekse anti-demokratik faşist uygulamaların CHP’ye ve de burjuva muhaliflere kadar genişletilmesinden CHP ve M. Kemal adına solculuk, devrimcilik çıkartmak halkın kafasını bulandırıp düzen içi siyaseti beslemekten öteye geçmez. Anti-demokratik faşist uygulamaların Türk devletinin kuruluşundan günümüze tarihsel-politik sürekliliği vardır. Çünkü faşizm Türkiye’de bir hükümetle gelen ya da giden bir yönetim biçimi değildir. Türkiye’de faşizm, devletin iktidarı yönetim biçimi olarak süreklilik arz eder. Dolayasıyla yüz küsür yıldır beklenen ama gelmeyen demokrasinin nedenleri dönemsel ve de dönemin hükümetlerine bağlanamaz.

Türkiye’deki demokrasi anlayışı, gelişimi hiçbir zaman burjuva demokrasisinin geliştiği ülkeler gibi olmadı. Daha çok biçimseldir. İfade ve düşünce özgürlüğünden protesto hakkına, seçme ve seçilme hakkından, greve ve her demokratik hakkın anayasada geçmesi o ülkeyi demokratik bir ülke yapmaz. Ki ayrıca, anayasaya geçirilen her demokratik hakkın kitlelerin mücadelesiyle kazanıldığı, dünya ve ülkede gelişen devrimci mücadelenin etkinliğiyle olduğu unutulmamalıdır. Tarihi hafızamız bize, anayasada olmasına rağmen her demokratik hakkın nasıl da engellendiğini gösterir. Bu da şunu gösteriyor; aslında anayasaya iliştirilen haklar konjektürel ve de faşizmi perdeleme görevi görüyor. Gerçek ise toplumun bağrındaki sınıfsal çıkar çatışmalarında vuku buluyor.  Sınıfsal, ulusal mücadele hattı geliştiği, güçlendiği ölçüde demokratik kazanımlar elde edilmiştir. Hükümetler gelip geçicidir. Egemen sömürücü sınıfların ihtiyaçlarına, çıkarlarına uygun siyaset üretirler. Dolayısıyla faşizmin, hükümetlerin düşmesiyle sonlanacağını varsaymak ülke gerçeklerine uymaz ve bugün CHP’den demokrasi beklemek, onun kuyruğuna takılmak demokrasi celladı bir partiden medet ummak olur.  Sömürücü sınıfların klik çatışmasından halka özgürlük, demokrasi çıkmaz.

Klik çatışması karşı-devrim güçlerini zayıflattığı, siyasi istikrarsızlığı derinleştirdiği ve bundan devrimci mücadele için yararlanıldığı ölçüde faydalıdır. Yoksa bir kliğin yerine diğerini geçirmeye çalışmak sadece sömürücü sınıfların düzenini restore eder. Dolayısıyla, asıl olan kapitalist sisteme karşı sosyalizm güçlerinin; proletarya önderliğinde, sınıf mücadelesi temelinde, bağımsız siyasi iktidar mücadelesi çizgisini geliştirmektir. Keza ülkede demokrasi sorunu devrim sorunudur.

Scroll to Top