EMPERYALİST BARIŞA KARŞI HALKLARIN GERÇEK KURTULUŞU

Yazan:Cafer Can

İran’da uzun süredir biriken toplumsal öfkenin dönemsel patlamalarla sokağa taşması, yüzeysel bir rejim krizi ya da dar hak taleplerinin toplamı olarak okunamaz. Bu isyan, molla rejiminin teokratik zor aygıtına yöneldiği kadar, İran toplumuna yıllardır “alternatif” diye pazarlanan Şah diktatörlüğü hayaletine de açık bir reddiyedir. Sokakta yükselen ses, eskiyi geri çağıran restorasyonculuğu da, mevcut baskı düzeninin makyajlanmasını da dışlamaktadır. Talep edilen şey; emperyalist zincirlerden kopmuş, halk egemenliğine dayanan, gerçekten demokratik ve tam bağımsız bir toplumsal düzendir. Bu nedenle İran’daki ayaklanmalar, bölgesel ölçekte bastırılmak istenen devrimci potansiyelin güncel ve tehlikeli bir ifadesi olarak görülmekte, tam da bu yüzden kuşatılmakta ve çarpıtılmaktadır.

Emperyalist merkezlerin İran isyanına yaklaşımı, bu çarpıtmanın en açık örneklerinden biridir. Batılı güçler, bir yandan rejimi baskılayarak pazarlık gücünü artırmayı, diğer yandan isyanı denetimli bir rejim değişikliği senaryosuna eklemlemeyi hedeflemektedir. Oysa sokaktaki öfke, bu tür müdahalelere karşı derin bir tarihsel güvensizlik taşımaktadır. Ne Washington’dan ne Tel Aviv’den ne de Brüksel’den gelecek “demokrasi” vaadi, İran halkının hafızasında karşılık bulur. Bu nedenle isyanın gerçek anlamı ancak anti-emperyalist bir hatta kavrandığında açığa çıkar; aksi halde haklı bir halk hareketi, yeni bağımlılık ilişkilerinin ham maddesine dönüştürülür.

Aynı emperyalist aklın farklı bir yüzü Suriye sahasında sergilenmektedir. Halep’te HTŞ eliyle ve Türkiye devletinin açık-saklı desteğiyle Kürt halkına yönelik gerçekleştirilen katliam, bu aklın taşeronlaştırılmış savaş yöntemlerinin ürünüdür. Burada yaşanan, kendiliğinden bir çatışma ya da kontrolsüz bir şiddet patlaması değildir; tersine, bölgeyi yeniden dizayn etmeyi hedefleyen planlı bir saldırıdır. HTŞ gibi yapılar sahaya sürülürken, Türkiye devleti bu güçlerin hareket alanını açan, onları koruyan ve meşrulaştıran temel aktörlerden biri olarak konumlanmaktadır.

Türkiye devletinin rolü, bu noktada tali değil merkezidir. Ankara, Suriye sahasında bir yandan “terörle mücadele” söylemini dolaşıma sokarken, diğer yandan en gerici, en kanlı yapılarla fiili bir ittifak pratiği geliştirmiştir. Halep’te Kürtlere yönelen katliam, bu ikili politikanın kaçınılmaz sonucudur. Türkiye devleti, Kürt halkının kazanımlarını boğmak adına emperyalist planlarla uyumlu hareket etmekte, bölgesel güç olma iddiasını halkların kanı üzerinden tahkim etmeye çalışmaktadır. Bu siyaset, yalnızca Suriye Kürtlerini değil, bölgedeki tüm halkları hedef alan bir karşı-devrim programıdır.

Emperyalizmin “çözüm” ve “barış” adı altında dayattığı süreçler, bu karşı-devrimci programın siyasal tamamlayıcısıdır. Barış söylemi, direnişi felç etmek, halkların meşru mücadele araçlarını etkisizleştirmek ve sahayı pazarlık masalarına hapsetmek için kullanılmaktadır. Halep’teki katliam, bu barış masallarının kanla yazılmış dipnotudur. Emperyalist barış, adalet üretmez; sessizlik üretir. Bu sessizlik ise her zaman katliamların, sürgünlerin ve tasfiyelerin ardından gelir.

Bu bağlamda Kürt ulusal hareketinin Öcalan merkezli barış çizgisi, çok daha sert ve açık bir eleştiriyi hak etmektedir. Yıllardır “çözüm” adına sürdürülen bu hat, Kürt halkının tarihsel direniş birikimini masaya yatırılacak bir pazarlık unsuru haline getirmiştir. Devrimci kopuşu hedeflemek yerine, bölgesel ve küresel güçlerle uyumlu bir normalleşme arayışı esas alınmıştır. Sonuç olarak barış söylemi, Kürt halkının değil; devletlerin, sermaye çevrelerinin ve emperyalist merkezlerin ihtiyaçlarına göre şekillenen bir siyasal araç haline gelmiştir.

Özellikle Güney Kürdistan meselesi, bu barış çizgisinin sınıfsal ve siyasal niteliğini açığa çıkaran kritik bir başlıktır. Türkiye devleti ile yürütülen örtük-açık uzlaşmaların, Güney Kürdistan’daki mevcut düzenin korunması ve derinleştirilmesi üzerine kurulu olduğu açıktır. Bu uzlaşma, Kürt halkının birliğini ve ortak mücadelesini güçlendirmek yerine, sınırlar, statüler ve çıkarlar üzerinden parçalamaktadır. Güney Kürdistan, bu denklemde bir kurtuluş alanı değil; emperyalist enerji hatlarının, bölgesel ticaret ağlarının ve güvenlik anlaşmalarının düğüm noktası olarak ele alınmaktadır. Barış süreci söylemi, bu gerçekliği perdeleyen ideolojik bir örtü işlevi görmektedir.

Suriye sahasında bu çizginin İsrail merkezli politikalarla kesiştiği noktalar ise tabloyu daha da karartmaktadır. İsrail’in bölgesel güvenlik stratejileriyle uyumlu adımlar, Kürt mücadelesini anti-emperyalist bir hattan koparmakta ve onu emperyalist denklemin bir parçası haline getirmektedir. Bu durum, yalnızca Filistin halkına karşı tarihsel bir sorumluluğun inkârı değil; aynı zamanda Kürt halkının mücadelesinin içinin boşaltılması anlamına gelmektedir. İsrail’le örtüşen her siyasal pozisyon, halkların ortak düşmanına karşı verilmesi gereken mücadelenin altını oymaktadır.

Maoist perspektiften bakıldığında, emperyalizmin onay verdiği hiçbir barış süreci ilerici olamaz. Bu tür süreçler, sınıf mücadelesini dondurmayı, halkların silahlı ve örgütlü direnişini tasfiye etmeyi ve devrimci özneyi sistem içi aktörlere dönüştürmeyi hedefler. Türkiye devletinin Suriye ve Kürdistan politikaları, bu genel çerçevenin somut bir ifadesidir. Barış söylemiyle yürütülen her adım, sahada daha fazla askeri yığınak, daha fazla baskı ve daha fazla işbirlikçilikle tamamlanmaktadır.

Buna rağmen halkların isyanını amasız fakatsız sahiplenmek, devrimci bir zorunluluktur. İran’da, Suriye’de ve Kürdistan’ın dört parçasında yükselen öfke, meşrudur ve tarihsel bir temele sahiptir. Ancak bu öfkenin, emperyalizmin güdümündeki siyasal çizgiler tarafından soğurulmasına izin vermek, halka karşı işlenmiş bir suçtur. Devrimci eleştiri, isyana değil; isyanı yanlış yönlere sürükleyen önderlik anlayışlarına yönelmelidir.

Türkiye devletinin rolünü net biçimde hedef almadan, bölgede gerçek bir özgürlük ve barış tartışması yürütülemez. Ankara’nın emperyalist sistemle kurduğu organik bağlar, Kürt meselesindeki tüm manevraların arka planını oluşturmaktadır. Barış söylemi, bu bağları gizlemek için kullanılan bir perde işlevi görmektedir. O perde her aralandığında, arkasından askeri operasyonlar, paramiliter güçler ve kirli pazarlıklar çıkmaktadır.

Gerçek alternatif, emperyalist merkezlerin ve bölgesel devletlerin çizdiği sınırların dışına taşan, halkların kendi kaderini kendi ellerine aldığı devrimci bir mücadele hattıdır. Bu hat ne diplomatik masalarda ne de gizli uzlaşmalarda kurulur. Sokakta, fabrikada, tarlada ve mahallede inşa edilir. İran’daki isyanın, Halep’teki direnişin ve Kürdistan’daki bitmeyen öfkenin gerçek potansiyeli, ancak böyle bir perspektifle açığa çıkabilir.

Sonuç olarak bugün görev, emperyalizmin güdümündeki çözüm ve barış anlatılarını yerle bir etmekle, halkların haklı isyanını açık ve kararlı biçimde sahiplenmeyi birlikte yürütmektir. Ne molla rejimi ne Şah diktatörlüğü, ne Türkiye devletinin yayılmacı politikaları ne de İsrail merkezli bölgesel dizaynlar kurtuluşun adresidir. Kurtuluş, halkların devrimci iradesinde, bağımsız ve gerçekten demokratik bir toplum hedefinde yatmaktadır. Bu irade bastırılsa da, boğulmak istense de tarihsel olarak geri dönmekte ve her seferinde daha güçlü bir biçimde sahneye çıkmaktadır.

Scroll to Top