EVVELİ OLMAYANIN AHİRİ OLMAZ

Yazan: Pamir Zagros

Uzaklarda Ziyaret vadisinin sırtlarından toplanıp gelen bulutlar ağzını açmış bir aslan figürüne benziyordu. Biraz daha dikkatli bakınca aslandan çok yıllar önce Karadere’de şehit düşen Şahin’e benzetti kabarıp gelen bulutları. 

Avazı çıkıncaya kadar bağırarak “ bu dağlar bir zamanlar demir bilekli insanların yuvasıydı Şaho” dedi, “ buz gibi dağ lilavlarının dibinde açan çiçekler kuruduğundan beri bu dağlar yaşanmaz oldu. Sarı mekapların izlerini hangi rüzgar süpürüp attı bu ıssız patikalardan Şaho.”

Kalın parmaklarının arasına aldığı ince çarşafa sarı muş tütününü kibarca serip incitmeden yavaşça sardı. Sararmış bıyıklarının arasından koyu bir dumanı  küfür edercesine havaya savurdu. Göğsü beyaz, aksakallı, sırtı bakır rengi ihtiyar bir dağ keçisi karşı ki kayalığın geçit vermez zirvesinde bir büst gibi dikilmiş aşağıdaki ovayı gözlüyordu. 

“ Şaho” dedi ağlamaklı bir sesle….

“Şaho senki bu dağ keçisi gibi hayatın engin kayalıklarını tırmandın, ömrüne ömür kattın bu dağların. Hangi inkarın sığınağında pas tutuyor şimdi silahın. Konuşunca ağzı mermi kusan, elleri felçli, korkakların yuvası oldu bıraktığın bütün mevziler. Evveli olmayanın ahiri olmaz derdin. Nerden çıktı bu evveli olmayanlar Şaho?”

Yağmur yüklü bulutlar dağların sivri zirvelerine çökmeye başladı ağır ağır. Sürüyü toplayıp az ilerideki düzlüğe yatırmak geldi içinden. Tütünün ağır dumanı damağında acı bir tat bırakıyordu. Bidondaki suyu bi dikişte yarıladı. Ciğerlerini çatlamış toprak gibi hissediyordu. Şaho’yu son gördüğü anı hatırladı. Elinde keleşi, yüzünde yılların yorgunluğu ile gelip bağdaş kurmuştu yayla serinliğinin karanlık gecesine. 

“ Evveli olmayanın ahiri olmaz” demişti bir derviş edasıyla: “ ağacın meyvesindeki kudret toprağa gömülü köklerindedir. Kökler ne kadar derinde ise meyve o kadar olgun ve o kadar lezzetli olur. İşte bizi biz yapan köklerimizdir. Evvelimiz yer altı sularına kadar uzanan bu köklerdedir. Bunları kesersen bizden geriye bir şey kalmaz. Evvelimiz sağlam olduğu için ahirimiz de sağlam olacaktır. Bu köklerin sahibi sizsiniz. Siz sahip çıkarsanız bu ağaç yaşar. Yok sahip çıkmazsanız bu ağaca kurt bizzat kendi içinden düşer. Düşman yenemez bizi Mustafa. Bu ağaca kurt kendi içinden düşecek. Biz kanımız canımızla suladık bu ağacı. Sahip çıkın kestirmeyin bu kökleri.”

Eskiden bu dağlarda çobanlık yapmanın bir anlamı, derin bir manası vardı. İnsan gerçek anlamda buralara ait hissederdi kendini. Dağların son kaleleri düştüğünden beri çoban Mısto yitirmişti bu aidiyet duygusunu. Kendini kurumuş bir kenger yaprağı gibi hissediyordu. “sahip çıkın” demişti Şaho. Ve çok önceden görmüştü gelecek olan fırtınayı. Aşağıdaki dereye canhıraş havlayan köpeklere dikkat kesildi bir süre. Geçen yıl iki koyununu kaptırmıştı ayıya bu derede. Ama hiç oralı olmadı. Başını çevirip yanı başındaki ardıç ağacına baktı. Kökleri granit kayaları delip çatlatmış ve yüzlerce yıllık bir sabırla köklenip göğe uzanmıştı. Ne çığlar nede uçurumlardan kopup gelen koca kayalar söküp atamamıştı onu köklendiği bu kayalıktan. Sadece zamana değil mekana da meydan okuyordu bütün varlığıyla.

“Bu kökleri düşman sökemez, ağaca kurt kendi içinden düşecek” demişti bilge bir edayla. Bu köklere sahip çıkamamanın acısı, göğsünü sıkıyordu. Çelik dişli bir kaplanın çenesi arasında eziliyordu vicdanı. Yıllardır yüreğinin zindanına hapsettiği acının paslı sürgüsü kırılmıştı artık. Yaşlı gözlerinden akan yaşlar yüzündeki çatlakları kendine yatak yapmış akıyordu. 

“Şaho” dedi yeniden ağlamaklı bir sesle… gerisini getiremedi. Kurdu görünce kaçıp saklanan, kurdun olmadığı yerde ise ortalıkta bir kurt edasıyla dolanan sefil bir tilki kurumuş çarçur otlarının arasından caka satıyordu. “kümes artığı namussuz” deyip koca bir taşı var gücüyle o tarafa doğru savurdu. 

İnkara sığınmış dağların anlatacak bir hikayesi kalmamıştı artık Mısto için. Onlardan geriye silinmiş patikalar, taş altlarında kara bir demlik, mağara diplerinde çürümüş biraz un, tuz ve şeker ve belki bir parça da umut kalmıştı delice esen rüzgarın kırık kanatlarında. Ve çoban Mustafa anlamıştı artık: Bu dağlar onlar burada olduğu için güzeldi. Suyun tadı, rüzgarın kokusu hep onlardan dolayıydı. Çiçeklere rengini veren, bu dağların sessiz şafaklarını anlamlı kılan onların varlığıydı. Dağları bu kadar vakur ve asil kılan şey onların göğsünde atan yürekte saklıydı. Şimdi onlarsız her şey, her yer bütün gerçeğiyle açığa çıkmıştı işte. Çiçekler renksiz, rüzgar dişleri keskin bir törpü gibiydi. Şafakla birlikte gelen o kekik kokusu terk etmişti bu engin dağları. 

“Siz bu dağların son kalesiydiniz Şaho. Evveli olan son Şahinleri sizdiniz bu mavi göğün. Dışı kızıl, içi beyaz ve evveliyatı olmayanlar çaldılar ahirimizi Şaho. Mermiye barut olmaya cüret edemeyenler dağların ateşine su oldular, söndürdüler ocağımızı” diye gürledi vargücüyle. Sesi Kurudere vadisinin sert kayalarında yankılandı. 

Sağanak bir yağmur dağların çıplak sırtını dövmeye başlamıştı. Keçesini omuzlarından tutup aşağı attı Mısto. Usulca toprağa uzandı. Göğü delip gelen yağmur taneleri vücuduna, gözlerine çarpıyordu. İçindeki yangına uzattı nasırlı ellerini. Önce elleri yandı, sonra gövdesi. Alev aldı balçığa dönen toprak… ateşin ve suyun dansına tanık oldu dağlar… uzakta alaca karanlığı yırtıp gelen köpek sesleri… ahiri evvelinden belli keskin dişli bir rüzgâr…

“Şaho” dedi bahar kokulu bir gülüşle. Dişleri parladı alaca karanlığında dağların. Gülümsedi…

Scroll to Top