Yazan: Hikmet Tan

Ekonomi politik, tarihsel bir süreklilik içerisinde kendisini üretim ilişkileri içinde biçimlendirmektedir. Bu biçimlenmenin temelinde sömürü ilişkileri vardır. Sömürü, hâkim sınıfın artı değere el koymasıyla sınırlı değildir; aynı zamanda bu egemenliğin toplumsal ilişkiler içerisinde yeniden üretilmesini de kapsar. Adalet, din, sanat, eğitim ve benzeri kurumlar, içinde şekillendikleri toplumsal yapının ideolojik ve siyasal biçimlerini oluştururlar. Dolayısıyla üretim ilişkilerinden tamamen bağımsız bir bilinçten ya da ideolojik formdan söz etmek mümkün değildir.
Ancak bu ilişkiyi mekanik bir biçimde ele almamak gerekir. Üretim ilişkileri toplumsal biçimlenmenin maddi zeminini oluştururken; siyaset, hukuk, kültür, ideoloji ve sınıf mücadelesi de bu ilişkilerin yeniden üretiminde ve dönüşümünde etkin rol oynar. Dolayısıyla ekonomik temel ile toplumsal ve siyasal biçimler arasında tek yönlü değil, karşılıklı ve çelişkili bir ilişki vardır.
Türkiye özgülünde AKP bunun güncel örneklerinden biri olarak ele alınabilir. Ekonomiden eğitime, adaletten bürokrasiye kadar birçok alanda kendi ideolojik ve siyasal yönelimlerini hâkim kılmaya çalışmakta bu yönelimler de ülkedeki sermaye ilişkilerinden ve mevcut sömürü düzeninden bağımsız şekillenmemektedir. Yasama, yürütme ve yargının giderek merkezileştiği, askerî ve bürokratik yapının siyasal iktidarın merkezinden biçimlendirildiği bir yapı ortaya çıkmıştır. Kendi sermaye gruplarını yaratabilen, belirli sermaye çevrelerini güçlendirebilen ya da kendisiyle çelişkiye düşen sermaye unsurlarına siyasal aygıtlar üzerinden müdahale edebilen bir iktidar biçimi oluşmuştur. Benzer şekilde sistemin içinde gelişen çeşitli suç, rant ve çıkar ağları da belirli sınırları aştıklarında yine merkezi siyasal otoritenin müdahalesiyle karşılaşmaktadır. Bütün bunların yönetim merkezinin giderek tek elde toplanması, günümüz Türkiye’sinde adeta 21. yüzyılın Topkapı Sarayı’nı andıran merkezi bir siyasal yapıyı ortaya çıkarmıştır. Bu ortaya çıkan yapı, yeni-osmanlıcılıkla irintili çıkıntılıdır
Fakat burada meseleyi yalnızca AKP’ye, Türkiye’ye ya da belirli bir siyasal yönetime indirgemek hata olacaktır. Toplumların kültürel şekillenişi; örf ve adetlerinden günlük yaşam alışkanlıklarına, aile ilişkilerinden tüketim biçimlerine kadar, üretim araçlarının ve üretim ilişkilerinin tarihsel gelişimiyle iç içe ilerlemektedir.
Bugün Türkiye/Kuzey Kürdistan’da karşılaştığımız yoz kültür de yalnızca belirli bir coğrafyanın, dinin veya toplumsal grubun kendine özgü problemi değildir. Cemaatlerin güçlenmesi, devlet okullarının niteliksizleşmesi, adaletin para ve ilişki ağları üzerinden işlemesi, toplumsal ilişkilerde çürümenin yaygınlaşması gibi olguları yalnız Türkiye’ye özgüymüş gibi ele alamayız. ABD’de de çeşitli tarikatların, sahte peygamberlerin, kadınlara ve gençlere yönelik istismarların, para ve nüfuz ilişkileriyle örülmüş dini ve toplumsal yapılanmaların benzer biçimlerde geliştiğini görmek mümkündür. Avrupa’da yükselen faşist hareketlerin çevresinde şekillenen kültürel yapı da başka bir toplumsal ve tarihsel biçim altında sermayenin yarattığı çelişkilerin farklı reaksiyonlarından biridir.
Dolayısıyla yozlaşmanın yalnızca belli bir dine, halka veya coğrafyaya ait olduğunu düşünmek yanıltıcıdır. Farklı biçimler altında ortaya çıkan bu ilişkilerin maddi zeminini kapitalist toplumsal ilişkiler içerisinde aramak gerekir.
Kapitalizm egemen olduğu her alanda yalnızca ekonomik ilişkileri değil, toplumsal varoluş biçimlerini de yeniden şekillendirir. Tüketim ilişkileri bu toplumsal devinimin en önemli unsurlarından biridir. Üretim ile tüketim arasındaki ilişki insanların kültürel alışkanlıklarını, arzularını, zaman kullanımını, yaşam biçimlerini ve birbirleriyle kurdukları ilişkileri etkiler. İnsan yalnızca üretici olarak değil, tüketici olarak da kapitalist ilişkinin içerisine çekilir.
Bu nedenle devrimci mücadelenin görevi yalnızca mevcut sistemi yadsımak olamaz. Yadsımak kadar, hatta ondan daha önemli olarak, yeni olanı inşa etmek gerekir.
Kapitalist ilişkiler insanların düşünme ve davranma alışkanlıklarını sürekli yeniden üretiyorsa, devrimci hareket de buna karşı kendi düşünme, davranma ve örgütlenme biçimlerini bilinçli olarak yaratmak zorundadır. Kendimizi inşa etmediğimiz her alanda bizi inşa edecek daha güçlü ideolojiler vardır. Kapitalizmin ideolojik ve kültürel araçları karşısında boş bırakılan hiçbir alan uzun süre boş kalmaz.
Bu nedenle sürecin içerisinde yalnızca akmak değil, süreci incelemek gerekir. Entelektüel çaba sarf etmek, derinlemesine düşünmek, olayların görünen yüzünün ötesine geçmeye çalışmak zorundayız. Düşünceyi ince eleyip sık dokumak, iradeyi çalışmanın içerisine sirayet ettirmek gerekir. Mutlak bir iradeden söz etmek mümkün olmayabilir; fakat azami irade, enerjinin doğru biçimde yönlendirilmesi ve örgütlü çalışmanın sürekliliği bakımından önemli bir etkendir.
Kişinin kendi örgütlülüğüne, ne istediğine ve savunduğu ideolojiye egemen olması gerekir. Eğer bütün bunlar yalnızca düşünsel bir yadsıma düzeyinde kalacaksa mücadele bakımından gerçek bir ilerlemeden söz edilemez. Mesele yalnızca karşı çıkmak değil, inşa etmektir.
Kendisini yalnızca “ilerici” olarak tanımlayan bir yapının, kendi içerisindeki ilişkileri dönüştüremediğinde zamanla salt bir yadsıma durumuna düşmesi kaçınılmazdır. İnşa gerçekleştirilemediği her yerde güç kaybı, mevcut sistemle uyumlu ilişkiler, eski alışkanlıkların farklı biçimlerde yeniden ortaya çıkması ve yamalı bir örgütsel gerçeklik oluşacaktır.
Bu nedenle düşünme ve davranış alışkanlıklarını yeniden inşa edecek; çelişkilerin fikir üretmesine, fikirlerin duyguya, duyguların ideolojik bir bilinç içerisinde örgütlü eyleme dönüşmesine olanak sağlayacak yapısal bir form yaratmak gerekmektedir. Güçlü fikirlerin ve güçlü duyguların ideolojik bir donanıma ulaşamaması çoğu zaman örgütsel yapının bunları taşıyabilecek şekilde konumlandırılamamasından ileri gelir.
Binlerce kişilik bir örgütlülüğün yalnızca sayısal büyüklüğüne bakarak güçlü olduğu düşünülemez. Eğer bu insanların önemli bir bölümü yalnız sosyal ilişkiler üzerinden örgütün çevresinde duruyor, bir bölümü bürokratik ilişkilerin içerisinde konumlanıyor ve ancak küçük bir kesim gerçek bir mücadele azmi ve bilinçle hareket ediyorsa, sayısal büyüklük gerçek bir örgütsel güç anlamına gelmeyecektir.
Bilinç seviyesi yükselmedikçe ilerlemek güçtür.
Bir kadro bulunduğu alanda konuşulan dile hâkim olmalı, sürekli araştırmalı, kendi çevresini sorgulamaya yöneltmeli, eğitim alanları oluşturmalı ve işçi(lojistik,hizmet sektörü vb.) sınıfının sorunlarını yalnızca dışarıdan gözlemleyerek değil, onların yanında alın teri dökerek kavramalıdır. Bilinci tam da bu ilişkilerin içerisinde yaratmaya çalışmalıdır.
İşçi mahallelerinde yoz kültüre karşı farklı çalışma biçimleri örgütlenmeli; kültür ve sanat faaliyetleri gençliğin gelişimine, emek ilişkilerine ve kolektif üretime bağlanmalıdır. Gençlerin yalnızca politik sloganlarla değil, üretim, kültür, bilim, sanat ve toplumsal sorumluluk içerisinde gelişebileceği alanlar yaratılmalıdır.
Bugünün ekonomik ve kültürel sultasına karşı en etkili mücadele biçimlerinden biri de budur.
Bu bilinç gelişmediği sürece düşmana sıkılan her kurşun kendi başına devrimci bir anlam taşımaz. Kapitalizme indirilecek darbenin biçimi her tarihsel dönemde ve her somut koşulda farklılaşır. Devrimci mücadeleyi yalnızca belirli eylem biçimleriyle özdeşleştirmek, tarihsel koşulları görmezden gelmek anlamına gelir.
Bugün bir insanın tüketim alışkanlıklarını sorgulatmak, onu yalnızca tüketen bir birey olmaktan çıkarıp üretici yönünü geliştirmek; onu yozlaştıran toplumsal ilişkilerin kaynağını göstermek de sınıf mücadelesinin önemli alanlarından biridir. Bu can alıcı nokta kuvvetlenirilirse düşmana indirilen eylemler sınıf bilinciyle hareket yönünü velhasıl adressiz bir kurşun olmacaktır.
İşçi sınıfı çoğu durumda sömürüldüğünün farkındadır. Fakat sömürüldüğünü bilmek ile bu sömürüye karşı nasıl mücadele edeceğini bilmek aynı şey değildir. Devrimci bilincin esas sorunlarından biri tam da burada ortaya çıkar: Sınıfın yaşadığı çelişkiyi örgütlü bir bilince ve mücadeleye dönüştürmek.
Buralara yönelebilmek için mevcut kazanımların bugün sınıf mücadelesine ne ölçüde yarar sağladığını ele alarak ilerlemekte fayda vardır. Sınıf mücadelesini ileri taşımayan, yalnızca örgütün kendisine ve onun içindeki belirli kesimlere yarar sağlayan kazanımlardan vazgeçmekten, gerektiğinde bunları lağvetmekten kaçınılmamalıdır. Mevcut kadrolar içerisinde kendi sorumluluklarını dahi idame ettiremeyen kişilerle olan ilişkileri yeniden ele almak gerekir. “Yerini nasıl dolduracağız?” gibi kaygılara teslim olmadan kadronun somut gerçekliğini ortaya koymak ve mevcut niteliğiyle bulunduğu mertebede yer alamayacağını açıkça söylemek gerekmektedir. Ne yazık ki bu tür sorunların aşılmasında esas sorumluluk mevcut örgütlerin önderliklerine düşmektedir. Bunlar, sempatizanların ya da alt örgütlülüklerin parti fetişizmi veya bireysel muhalefetiyle aşılabilecek sorunlar değildir. Eğer mevcut süreçlerin örgütü içten içe kemirdiği ve bir yozlaşmayı ortaya çıkardığı görülüyorsa, bunu aşabilecek iradeyi öncelikle mevcut önderliğin göstermesi gerekir. Sorunun ortaya çıkmasına ve yayılmasına neden olan yapı, aynı zamanda onun çözümünü üretmekle de yükümlüdür. Aksi takdirde kervan bu hâliyle yoluna devam edebilir; mevcut sosyal ilişkilerini idame ettirebilir, akrabadan akrabaya ya da dar çevre ilişkileri üzerinden aktarılan örgütlenme biçimleriyle varlığını sürdürebilir ve kendi çevresi dışındaki insanlara güvenmemeyi bir alışkanlık hâline getirebilir. Buradaki tercih giderek daha açık hâle gelir: Ya mevcut hastalığı teşhis edip tedavi edecek, ya hastalığıyla birlikte yaşamaya devam edecek ya da tasfiyeyi kabullenerek kendisini bu yöndeki yeni bir örgütsel varoluş içerisinde yeniden üretecektir.


