NE YAPMALIYIZ Kİ YANLIŞLA YÜZ GÖZ OLMAYALIM

Yazan: Hikmet Tan

Bilinçaltımızda biriken yaşanmışlıklarımız, bizi içinde bulunduğumuz yapıyla sürekli manevi ilişkiler içinde tutar. Şüphesiz ki herkes, bir şeyleri değiştirmek amacıyla çıktığı bu yolda ilk ilişkilerine ve mücadele deneyimlerine belli ölçülerde çocuksu bir duyguyla yaklaşabilir. Geçmişte yaşadıklarını ve edindiği hatıraları bugünün koşullarına taşımaya çalışabilir.

Ancak mücadeleye ilk katıldığı dönemdeki insanın on yıl sonra da aynı kişi olarak kalacağı düşüncesi gerçekçi değildir. İnsanın yaşam koşulları, sorumlulukları, düşünsel birikimi, mücadele içerisindeki konumu, bulunduğu alan, mevcut yetenekleri ve insan ilişkileri değişebilir. Özellikle gündelik yaşamın bedensel ve zihinsel yükleri altında sıkışan birey, mücadele içinde zamanla alışkanlığa dönüşen duyguların ve aidiyet arayışının etkisiyle mevcut yapının içerisinde debelenmeye başlayabilir.

Bu debeleniş yalnızca bireyin kişisel yetersizliklerinden kaynaklanmaz. Bireyin kolektif içerisinde verimli olabileceği koşullarda konumlandırılamaması, kendi gerçekliğini ve imkânlarını yeterince kavrayamaması da bunda belirleyicidir. Kolektif merkezin bu farkındalığı geliştirememesi; geçmiş hatalardan ve deneyimlerden bugüne uzanan tarihsel birikime rağmen yeterli eğitim çalışmalarının örgütlenememesi ve nitelikli kadroların yetiştirilememesi, süreç içerisindeki tıkanıklığı daha da derinleştirir.

Devrimci ya da komünist bir iddiayla mücadele yürütüyorsak, bilimsel ve gerçekçi bakabilmeyi bu yolun temel ölçülerinden biri olarak görmek gerekir. Bilimsel olabilmek; kendimizi, ne yapmak istediğimizi ve mevcut koşulları doğru kavrayarak hareket etmeyi, duygularımızı ve aidiyet arayışlarımızı bunun önüne geçirmemeyi gerektirir.

Şayet bu noktada bir çaba sarf etmeyeceksek, duygularımızın ve kapitalizmin yarattığı baskı; yalnızlık, güvensizlik ve tutunma ihtiyacı da buna eklendiğinde gelişen aidiyet arayışımızın sonucu olarak, yanlış olduğunu bildiğimiz şeylere dahi boyun eğme veya onlarla uzlaşma eğilimimiz ortaya çıkabilir.

Bunun maddi ve toplumsal nedenleri vardır. İnsan yaşam içerisinde bir düzen kurmuşsa, ailesi, işi ve başka sorumlulukları giderek daha fazla yer kaplıyorsa, mücadeleye ilk başladığı dönemdeki görece bağımsız hareket koşullarını her zaman sürdüremeyebilir. Bu değişimi görmezden gelmek yerine anlamak gerekir. Fakat insanın değişen yaşam koşulları, yanlış karşısında susmanın veya onunla uzlaşmanın gerekçesine dönüşmemelidir.

Burada başka bir sorun daha ortaya çıkıyor. Kolektif içerisinde zaman zaman “Ben onlar gibi değilim”, “Onlar kirlenmiş ama ben temizim” ya da “Ben onların yanlışlarını zaten bireysel olarak eleştiriyorum” gibi sözlere rastlanabiliyor. Ancak kendisini kolektifin yanlışlarından ahlaki olarak ayırmak, tek başına o yanlışlara karşı mücadele etmek anlamına gelmez.

Bir hata, suç ya da insani ilişkilerde kaba ve kabul edilemez davranışlar ortaya çıktığında bunların önü alınmıyor ve kişi yalnızca “Ben böyle değilim” demekle yetiniyorsa, kolektifin içinde bulunmasına rağmen kendisini onun sorumluluğunun dışında tutmaya çalışan parçalı bir tutum ortaya çıkar. Kolektifin içerisinde kendisini ak tutup kolektifi kara bırakmak, kolektif sorumluluğu kavramamak ve bireyi kolektiften ayrı bir özne olarak ele almak anlamına gelir. Bu da bireyciliktir.

Fakat eleştiri mekanizmaları çalışmıyorsa sorun başka bir aşamaya geçer. İnsan eleştirisini dile getiriyor, buna rağmen yanlış ortadan kaldırılmıyor; üstelik eleştirdiği için dışlanıyor, itibarsızlaştırılıyor veya mevcut anlayışa uyum göstermeye zorlanıyorsa, bu kez birey kolektife kuşkuyla bakmaya başlar ve bir güvensizlik oluşur. Böyle bir ortamda insan ister istemez tutunabileceği muhalif hangi dal varsa ona yönelmeye çalışır. Susuzluktan kurumuş bir dal, üzerine yük bindikçe nasıl kolayca kırılıyorsa, yalnızca dışlanmışlık duygusu üzerinden kurulan muhalif ilişkiler de sağlam bir siyasal zemine dayanmadığında başka bir parçalanmaya dönüşebilir.

Özellikle kolektifin iradi merkezinin zayıfladığı veya kadro ihtiyacının arttığı dönemlerde, daha önce dışlanmış bireylerin yeniden kolektif içerisinde var olma koşulları açılabilir. Fakat burada başka bir sorun ortaya çıkıyor. Birey, hastalıklı yanları düzeltmek veya kendisini bu hastalığa karşı konumlandırmak yerine, parçacıklı halini koruyarak yaşanmışlıkların yarattığı psikolojik tahribatla mevcut çizgilerden hangisi kendisine daha ılımlı yaklaşıyorsa onunla saf tutmaya ve nüfuz sahibi olmaya ve yeniden dışlanmaya karşı kendisine güvenli bir yer edinmeye yönelebilir.

Dolayısıyla sorun yalnızca bireyin psikolojisinde aranamaz. Bireyi bu tür davranışlara iten örgütsel mekanizmayı da incelemek gerekir. İktidarda olan çizgi denetlenemeyen bir yapıya dönüşmüşse, kadroların kolektif içerisindeki eleştirilere veya suç duyurularına yaklaşımı parti içi demokrasi ve yoldaşlık hukukundan uzaklaşarak mevcut düzenin sorgulayıcı ve cezalandırıcı anlayışına benzeyebilir.

Örneğin bir kişinin, bir yoldaşın kaba veya yanlış davranışlarına ilişkin eleştiri yazısı hazırlayıp bunu kurumuna sunması olağan bir örgütsel davranış olması gerekirken, bunun şüpheyle karşılanması ciddi bir sorundur. “Bunun akıl hocası kim?”, “Bunu kim yönlendiriyor?” gibi akla hayale gelmeyecek kuşkularla kişinin üzerine gidilmesi, eleştirinin içeriğini tartışmak yerine eleştiriyi yapan kişiyi zan altında bırakır. Böyle bir tutum, bireyi yaşadığı psikolojik tahribatın yeniden ortaya çıkmaması için kendisini koruyacak bir çevre veya klik arayışına sürükleyebilir.

Klikleşmenin bir yanı da örgütlü kötülüğün yarattığı sonuçlardan ileri gelmektedir. Parti içi demokrasinin işletilememesi, kadroların bireysel hareketleri, denetimsizlik, kural tanımama, birbirine karşı dosya tutma kültürü, güç istenci vb. nedenlerle yanlışla yüz göz olmuş kadroların artık bu duruma ortak olmak istememesi de bunun bir parçasıdır.

Kolektif içerisindeki rahatsızlıkların artması ve buna tepki ya da karşı duruşların ortaya çıkmasıyla, İlk yanlışlar karşısında susanların, aynı sofrada kaşık tutanların, ilerleyen dönemde kendi kaygıları nedeniyle başka bir kliğin parçası haline gelmeleri mümkündür. Böyle bir durumda yaşanan ayrışmayı doğrudan ideolojik bir mücadele olarak görmek doğru olmaz.

Tam da burada klikleşme ile ideolojik ayrışmayı birbirinden ayırmak gerekir. Her örgüt içi kopuş veya çatışma klik değildir buna binaen her muhalefet de ideolojik bir mücadele niteliği taşımaz. Klikleşme çoğunlukla iktidar kavgası üzerinde şekillenir. İlke, program ve siyasal çizgiden çok; güç, konum, salt yönetme düşüncesi ve örgüt içi çıkarlar üzerinden şekillenir. İdeolojik bir kopuştan bahsetmek gerekiyorsa İbrahim’e bakmamız yeterlidir. Oşafak revizyonizmin mahiyetini ortaya koyarak yeni bir sıçrayış gerçekleştirmiştir. Dolayısıyla Bir ayrışmanın niteliğini belirleyen, yalnızca örgütsel merkeze karşı çıkılmış olması değil, bu karşı çıkışın hangi siyasal ve ideolojik zeminde şekillendiğidir.

Peki klikler arası çatışmalar kolektif içerisinde belirginleşmiş, her klik kendi örgütlenmesini ayan beyan gerçekleştiriyor ve siyasal mücadelenin yerini adeta bir köşe kapmaca almışsa ne yapılabilir?

Klikler arası tercihe itiliyorsak sınıf mücadelesinin gelişimini esas alarak ilerlemek doğru olandır. Tercihi sınıf mücadelesinin dinamiğinde aramakta fayda vardır. Kliklerin güçlülüğüne değil; hangisinin sorunları aşma çabası olduğuna bakılmalıdır. Hangi klik daha sıcak kanlı yaklaştığına değil; eleştiri ve denetimi kabul edip uygulamaya aldığına bakmakta fayda vardır.

Bu noktada kadroların değişen yaşam koşulları da ayrıca ele alınmalıdır. “Bir devrimcinin ailesi olmamalı, aile insanın elini kolunu bağlar ve onu mücadeleden tasfiye eder” gibi mekanik bir anlayışa düşmek doğru değildir. İnsanların yaşam koşulları değişebilir; aileleri, çocukları, işleri ve çeşitli sorumlulukları olabilir. Önemli olan bunları yok saymak değil, mevcut koşullar içerisinde bireyin mücadeleye hangi düzeyde katkı sunabileceğini örgütleyebilmektir.

Bunun için bir çalışma gerçekleştirilmelidir. Mevcut kişilerin hayatlarında kendilerini nasıl geliştirdikleri, kendilerine yetebilecek düzeyde olup olmadıkları, kuruma hangi oranda katkı sunabilecekleri ve bunun hangi yeteneklerine göre olabileceği değerlendirilmelidir. Bu seviyeleri kolektif sınıf bilinciyle kuşatarak eğitim alanları oluşturmak ve insanların sahip olduğu kabiliyetleri pratiğe nasıl aktarabileceğini ortaya çıkarmak gerekir.

Bunlar gerçek bir kadro politikasının temel meseleleridir.

Fakat böyle bir kadro politikasının tam tersine, nitelik yerine niceliğin belirleyici hale geldiği durumlarlakarşılaşıyoruz. Bir dönem yaftalanarak dışlanan veya örgütten uzaklaştırılan kişiler, daha sonra iş yapacak insan kalmadığı için herhangi bir siyasal muhasebe yapılmadan yeniden çağrılıyorsa burada ciddi bir tutarsızlık vardır.

Kadro niteliğinin geri plana itildiği, klikler arası rekabette kişi sayısının belirleyici hale geldiği bir ortamda sağlıklı bir yeniden yapılanmadan söz etmek mümkün değildir. Geçmişteki sorunları çözmeden, yanlışların nedenlerini ortaya koymadan ve hiçbir siyasal ölçüt oluşturmadan herkesi yeniden içeri çağırmak gerçek bir yeniden yapılanma değil, kadro açığını kapatma çabası haline gelir.

Bu genel çerçeveyi kendi yaşadığımız sürece uyguladığımızda ise iki yılı aşkın bir zamandır temel sorunlarımızın büyük ölçüde olduğu yerde durduğunu, buna karşılık kaygılarımızın daha da arttığını görüyoruz. Yaşadığımız süreçte bize ait yanlışların bulunduğu noktaları kabul ederek, birçok konuda yapıcı bir tutum göstermeye ve sorunların çözülmesi yönünde ısrarcı olmaya çalışıyoruz.

Ancak dışarı itilmemiz, sürekli kuşku altında tutulmamız ve yaşanan sorunların çözümsüz bırakılması sonucunda ortaya çıkan yıpranmanın da bir açıklaması olmak zorundadır. Yaşananları yıllara yayarak hiçbir şey olmamış gibi davranmak, güvenin yeniden kurulmasını sağlamaz.

Sorunlara ilişkin yapıcı bir değerlendirme yapmadan, “Şu noktada hata yaptık”, “Bu konuda şu adımı attık”, “Şu eksiklerimizi hâlâ gideremedik” diyemeden yalnızca “Kurum zarar görüyor, gelin” çağrısında bulunmak yeterli değildir. Çünkü sorun insanların fiziki olarak yeniden aynı yerde bulunup bulunmamasından ibaret değildir.

Asıl mesele güvenin, yoldaşlık hukukunun ve siyasal ilişkinin yeniden kurulmasıdır. Bu yapılmadan yalnızca geçmişin manevi bağlarına seslenmek, yaşanan sorunları çözmek yerine onların üzerini örtmeye hizmet eder.

Bizi sürekli başka akıllar tarafından yönlendirilmekle yaftalayanlarla, tek tek yapılan görüşmelerde birbirimize karşı asılsız şüpheler üretenlerle ve insanları dinlemeden haklarında hüküm verenlerle nasıl yeniden sağlıklı bir siyasal ilişki kurulabilir?

Eğer birileri bulundukları alanları güvenceye aldıktan sonra “Kervan yürüyor ister gelin ister gelmeyin” anlayışıyla hareket ediyorsa, burada insanları yeniden kazanmayı hedefleyen bir siyasetten söz etmek zorlaşır. Böyle bir yaklaşım, sorunları çözmek yerine mevcut güç ilişkilerini korumayı esas alır.

Bütün bu baskı ve yıpranmaya rağmen ayakta kalmamızı sağlayan şey, örgütlü duruşumuz, çalışma prensibimiz ve bir şeyleri başarabileceğimize dair inancımız oldu. Eğer bunlar olmasaydı, yaşanan dışlanmanın ve güvensizlik ortamının yarattığı tahribatı bireysel olarak aşmak çok daha zor olurdu.

Yıpranmışlığımız, yalnızca yaşanan tek tek olayların değil, bu sorunları çözmek istemeyen veya çözme iradesi gösteremeyen anlayışın eseridir.

Burada daha temel bir soruyla karşı karşıya kalıyoruz. Bir komünist parti kendi kadrolarını eleştiriye açamıyor, gelen eleştirileri saldırı olarak görüyor ve kadroların denetimsiz davranışlarına göz yumuyorsa, bu yalnızca bugünün örgüt içi sorunu olarak görülebilir mi?

Bugünkü örgüt içi ilişki biçimi, yarının iktidar anlayışının küçük ölçekteki bir habercisidir. Kendi içerisinde eleştiri ve denetimi gerçekleştiremeyen, güç kullanan kadrolarını sınırlandıramayan ve yoldaşlık hukukunu koruyamayan bir örgütlenmenin, iktidar koşullarında çok daha büyük imkânlara sahip olduğunda nasıl davranacağı sorusu son derece önemlidir.

Bu kadro tipolojisini yaratan örgütlenme biçimi yarın iktidar olduğunda ne yapacaktır? Bugün küçük ölçekte görmezden gelinen güç istenci, denetimsizlik ve keyfilik, yarın çok daha ağır sonuçlara dönüşmez mi?

Bu nedenle sürece duygusal bir histeriyle değil, sınıf bilinciyle yaklaşmamız gerekir. Bizi geçmişe bağlayan hatıralar, kişisel ilişkiler veya manevi aidiyetler elbette bütünüyle önemsiz değildir. Fakat bunların hiçbiri siyasal ve sınıfsal ölçütlerin yerini alamaz.

Örgütler amaç değil, sınıf mücadelesinin araçlarıdır.

Sözgelimi herhangi bir örgütsel yapının içinde olalım bizim sorgulamamız gereken bugün sınıf mücadelesinde nerede olduğu ne yaptığı ve yanlışlarıyla yüzleşip çözüm gücü yaratabilme kabiliyetine bakmamız temel olandır. Dolayısıyla geçmişte yaşanmışlıkların bugüne anlam katmamızı beklememeliyiz.

Bugün bizlerin sorunlarını çözerek yeniden kazanılması mümkünken, meseleleri yıllara yayıp hasır altı eden bir anlayışla karşı karşıya kalınması üzerinde düşünülmelidir. Üstelik içerideki muhalefet de sorunların gerçek anlamda çözülmesinden ziyade “Kervan yürüsün, kuruma zeval gelmesin” anlayışıyla hareket ediyorsa, yalnızca farklı kliklerin arasında tercih yapmış oluruz.

Bizleri kazanma siyaseti geliştirmeyen, sorunlarımıza karşı net bir çözüm ortaya koyamayan ve en azından “Bu sorunları çözemedik, burada hatalıyız; gelin birlikte çözmeye çalışalım” diyemeyen bir iradenin, bunun yerine manevi ağırlığı yüksek sözlerle bizi yeniden klik çatışmalarının içerisine çekmeye çalışması doğru bir MLM tutumu değildir.

Bizi yıpratan, güven duygumuzu zedeleyen ve sürekli kuşku altında bırakan anlayışla yalnızca yeniden bir yere ait olabilmek uğruna uzlaşırsak, bir süre sonra sınıf mücadelesinden tamamen uzaklaşıp kendi bireysel hayatlarımıza çekilme tehlikesiyle karşı karşıya kalabiliriz. Çünkü mücadele ettiğimiz yanlışlarla sürekli yüz göz olmak, zaman içerisinde bizi de o yanlışların biçimine sokabilir.

Bu nedenle mesele herhangi bir yapıya ne pahasına olursa olsun yeniden dahil olmak değildir. Asıl mesele, sınıf mücadelesi içerisindeki konumumuzu koruyabilmek ve onu daha ileriye taşıyacak araçları doğru değerlendirebilmektir.

Bulunduğumuz konumu korumak ya da sınıf mücadelesini sürdüren başka araçlara yönelmek, mücadelenin çıkarlarına hizmet ediyorsa bu adımı atmaktan çekinmemek gerekir. Çünkü esas olan bir örgütün içinde kalmak değil, sınıf mücadelesinin içerisinde kalabilmektir.

Scroll to Top