Yazan: Nicolas Dimitris

Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde yürüttüğü politikalar ve söylemler, ABD’de faşizmin kurumsallaşmasına zemin hazırlamış, benimsediği politikalar; beyaz üstünlükçü, göçmen ve LGBTİQ karşıtı faşizan savunuları temel almıştır. Bu durum emperyalist dış politikalar bağlamında da kendisini ABD’nin genel emperyalist stratejisinin ötesinde, dengesiz ve karmaşık bir yaklaşım ile ikili polemikleri derinleştiren, kendisine yakın Emperyalist blokla dahi restleşmeye giden ve yer yer bir önceki yaklaşımı ile çelişen tutarsız bir yönelim şeklinde göstermiştir. Bu bağlamda Trump rejiminin tekrar seçimleri kazanması ile ilerlettiği pratikler, ortaya koyduğu siyasal yönelimlerin yalnızca radikal bir popülizm değil, aynı zamanda faşist bir dönüşüm eğiliminin somut göstergeleriyle karakterize edildiğini bir kez daha gözler önüne sermiştir.
Yakın geçmişte 2008 ile başlayarak Pandemi ile devam eden periyotta oluşan kitlesel hoşnutsuzluk dalgası ve üretim ve tedarik zinciri gibi süreçlerde yaşanan krizler, birçok ülkede burjuva partilerin, geleneksel burjuva demokrasisinin yönelimlerini aşarak daha baskıcı ve faşizan karakterde hareketlere bürünmesine zemin hazırlamıştır. Trump rejimi de bu sürecin bir yansıması olarak, faşist pratikleri bağlamında aynı tarihsel-sınıfsal temele sahiptir.
2008, 2012 ve Pandemi krizleri sonrasında uluslararası ölçekte meydana gelen tedarik zinciri ve finans krizleri gibi süreçler, ABD’de de kendisini göstermiş, sendikaların tasfiyesi, göçmen karşıtı politikanın yükseltilmesi, güvencesiz çalışma biçimlerinin yaygınlaşması gibi sonuçlara neden olmuştur. Bu süreçte, özellikle sisteme geleneksel düzlemde daha bağlı olan beyaz işçi sınıfı içinde derin bir sistem karşıtlığı oluşsa da bu radikalleşme, Trump kliği’ninmanipülasyonları ile çoğunlukla sınıfsal bir perspektifle değil, göçmen karşıtı etnik ve kültürel farklılıklar üzerinden öfkelerini kusma biçiminde şekillenmiştir. Geniş kitlelerin öfkesi, “göçmenler”, “siyahiler” ve “LGBTİQ” vb. “sistem dışı unsurlar” gibi günah keçilerine yönlendirilmiştir.
Trump Kliğinin Faşist Nitelikleri: İdeolojik ve Pratik Göstergeler
Faşizm, burjuva-kapitalist toplumun yapısal ve yönetsel kriz dönemlerinde, egemen sınıfın kendi iktidarını sürdürebilmek ve sınıf hareketlerini açık şiddet pratikleri ile bastırabilmek için başvurduğu bir burjuva diktatörlük biçimidir. En genel tanımı ile G. Dimitrov’un 1935 yılında yaptığı tanım; “Faşizm, finans kapitalinin en gerici, en şoven ve en emperyalist unsurlarının açık terörcü diktatörlüğüdür” şeklinde olmakla birlikte esasen faşizm, kendisini açık ve örtülü (parlamenter faşizm) olmak üzere farklı şekillerde de göstermektedir. Tarihsel örneklerde açık faşizmin (İtalya’da Mussolini, Almanya’da Hitler) yükselişi genelliklekapitalist sistemin yapısal karakterinin bir sonucu olarak iktisadi temelde oluşan ya da devrimci kitlesel mücadelenin yükselmesi ile oluşan yönetememe krizleri ile karşı karşıya kaldığı anlarda en geniş şiddet ve baskı pratiklerinin bir kombinasyonu şeklindegerçekleşmiştir.
Bugün doğrudan açık bir faşizm tüm yansımaları ile ABD rejiminin genel niteliğinin bir parçası olmasa da genel pratikler ele alındığında Trump rejiminin faşist tonu, yalnızca ahlaki veya etik sapma olarak değil, üretim ilişkilerinin derin krizlerine karşı burjuvazinin bir kesiminin geliştirdiği karşı-devrimci bir strateji olarak anlaşılmalıdır. Faşizm, her zaman için devrimci olasılığın arttığı dönemlerde ortaya çıkan bir burjuva diktatörlüğü biçimi değildir; çünkü burjuvazi, üretim ve tedarik süreçlerinde açığa çıkan kriz tablolarında hem kendi iktidarlarını korumak ve sürdürülebilir kılmak ve ekonomik restorasyon sürecini güvenli bir pozisyonda yürütebilmek için hem de bu süreçte kitlelerin radikalleşmesini liberal araçlarla kontrol edemeyeceğini fark ettiğinde, daha çıplak bir diktatörlüğe yönelir. Bugün ABD’de yaşanan süreç aslında kriz süreçlerinin bir yansıması olarak şekillenmiştir.
Faşizm, günümüz koşullarında genellikle demokratik araçların bir göstergesel varlık olarak kendisini koruduğu ama klasik anlamda “anayasal sınırların, iktidar güçleri tarafından açık biçimde aşılması” ile kendisini göstermektedir. Trump yönetiminde bu eğilim, çeşitli biçimlerde kendini göstermiştir. Adalet Bakanlığı’nın siyasi müdahalelerle yönlendirilmesi,CDC ve FDA gibi bilimsel kurumlara sansür uygulanması (örneğin COVID-19 verilerinin gizlenmesi), 2020 seçim sonuçlarının reddedilmesi ve darbe çağrışımlı söylemler başlıca göstergeler arasındadır.
Trump döneminde, Proud Boys, Boogaloo Boys ve Oath Keepers gibi faşist paramiliter milis gruplar doğrudan ya da dolaylı şekilde desteklenmiştir. Bu noktada Trump rejimi, ABD’nin tarihsel beyaz üstünlükçü mirasını yeniden canlandıran bir dizi politikayı normalleştirmiştir. Charlottesville’deki Neo-Nazi yürüyüşüne karşı iki taraf da suçlu demesi, Latin Amerikalı göçmenleri tecavüzcüler olarak tanımlaması, Müslüman ülkelere seyahat yasağı getirmesi; faşizmin geleneksel ırkçı söyleminin çağdaş versiyonlarıdır. Latin Amerika sınırında çocukların ailelerinden koparılması gibi uygulamalar, açık bir etnik dışlama politikası olarak hayata geçirilmiştir. Bu politikalar, sadece oy kazanma stratejisi değil; aynı zamanda işçi sınıfını ırkçı ve cinsiyetçi saiklerle bölen, sınıf dayanışmasını engelleyen pratiklerdir.
Trump rejimi, klasik faşist stratejilerden biri olan “iç düşman” yaratma politikasının güncel bir örneğidir. Trump, beyaz üstünlükçülüğü, ulusal kimliği birleştirici ve militarist bir ideolojik aparat olarak seferber etti. Burada dikkat çekilmesi gereken bir diğer nokta, bu politikaların sadece söylemle sınırlı kalmaması, göçmen kamplarının militarize edilmesi ve ICE (Immigration and Customs Enforcement) aracılığıyla binlerce ailenin parçalanması gibi uygulamalarda kurumsallaşmasıdır.
Ayrıca 6 Ocak 2021’de Kongre Binası’na yapılan saldırı, yalnızca bir isyan değil; faşistleşmenin, burjuva klikler arasında doğrudan şiddetle bütünleştiği bir kırılma anıydı.Polis ve güvenlik güçlerinin bu gruplara karşı esnek tutumu, faşistleşmenin kurumsal düzeyde içselleştirildiğini gösterir. Bununla birlikte Trump döneminde yargıya yapılan atamalar, özellikle Yüksek Mahkeme üyelikleri, rejimin kurumsal olarak faşist eğilimlerinin bir dizayn aracı oldu.
Trump rejimi, kendi faşist politik gerçekliğinin maskelenmesi için de aksiyon almaktan da geri durmadı. Trump’ın “sahte haber” söylemi, yalnızca uluslararası basına yönelik bir sözlü saldırı değil; kendisine anti temelde propaganda alanı bırakmama noktasında bir enformasyon savaşının parçasıydı. Bu süreçte ABD’de, kitlelerin algısını manipüle eden bir süreç inşa edildi. Bu tür gerçeklik manipülasyonları, faşist rejimlerin kitle desteği üretme yöntemlerinin temelini oluşturur.
Trump rejiminin faşist değil de popülist olduğu noktasındaki yorumlara dair söylemek gerekir ki popülizm, farklı sınıf temsillerine sahip olabilir; burjuva sosyalizminden teolojik sağ biçimlere kadar farklı varyasyonları vardır. Ancak Trump, sağ popülizmin ötesine geçerek egemen sınıfın içindeki en gerici fraksiyonlarla ittifak kurmuş, anayasal sınırlar dışında devlet aygıtlarını kendi iktidarını pekiştirme aracı haline getirmiş, paramiliter faşist grupları desteklemiş, kitleleri şoven, dışlayıcı, komplo teorileriyle yönlendirmiş ve emek hareketlerine karşı açık terör pratiklerine girmiştir. Bu yönleriyle Trump rejimi, popülizmden çok faşizmin özünü temsil eden bir hatta yer almaktadır; beslendiği sınıfsal öz faşizmin karakteristik yapısı ile aynı olmakla birlikte coğrafik temelde farklı bir biçimidir.
Trump’a Karşı Egemen Bloklar: Pentagon, CIA ve Yargı Kurumları
Trump, devlet içinde devlet olarak nitelendirdiği yapılarla sık sık çatışma yaşamıştır. Bu yapıların temelinde ise ABD’nin geleneksel emperyalist burjuva devlet organizasyonları yer almaktadır. Trump’ın NATO’ya karşı söylemleri, ABD’nin Suriye’den çekilmesi kararı, İran’a yönelik dengesiz tehditleri, Rusya’ya yönelik dostane açıklamaları, Zelenski ile yaşadığı teatral ilişkileniş ve son süreçte AB ülkeleri ile yaşadığı dengesiz ve çelişkili tutumlar Pentagon ve Dışişleri Bakanlığı bürokrasisinde rahatsızlık yaratmıştır.
Bu kurumlar, geçmişten günümüze olan emperyalist stratejileri baz alındığında, ABD’nin emperyalist çıkarlarını bütünleşik ve daha dengeli bir biçimde sürdürmeyi savunan burjuva klikleri temsil eder. CIA’in Trump döneminde, Trump’ın Suriye politikasına ve Rusya ile ilişkilerine dair birçok iç raporu kamuoyuna sızdırdığı bilinmektedir. Bu da gösteriyor ki, Trump’ın beyaz üstünlükçü-kaotik faşizmi, uluslararası kapitalist sistemle daha entegre olan ABD devlet organizasyonları ile çelişki içindeydi.
2020 seçimlerinden sonra Trump’ın seçim sonuçlarını iptal ettirme çabalarına karşı, çeşitli eyalet mahkemeleri ve hatta Trump’ın atadığı bazı yargıçlar bile anayasal düzeni koruma yönünde kararlar almıştır. Bu durum, Trump’ın rejimsel dönüşüm hedefinin, burjuva devletin diğer klikleri tarafından sınırlanmaya çalışıldığını gösterir.
Trump’a muhalefet eden kurumlar, sistem karşıtı değil, kapitalist sistemin istikrarını koruma hedefiyle hareket etmişlerdir. Dolayısıyla bu çatışmalar, halk lehine değil; burjuvazinin kendi içinde, krizi kim nasıl yönetecek sorusuna verdikleri farklı yanıtların sonucudur. Bununla birlikte yaşanan bu iç çelişkilerden güçlü bir şekilde çıkan Trump rejimi, kendi iktidarını sürdürülebilir kılma noktasında son süreçteki çelişkili politikaları ile geleneksel ABD burjuvazisinin beklentilerini tam olarak karşılayamamakla birlikte, güven kaybı yarattığı bir girdabın içerisine hızla girmektedir.
Enternasyonal Proletarya Ve Ezilenler Açısından Tehlikeler
ABD’de faşist bir rejimin kurumsallaşması, yalnızca ülke içindeki demokratik hak ve özgürlüklerin yok edilmesiyle sınırlı kalmaz; aynı zamanda dünya genelinde faşist ve sağ-popülist hareketlere ideolojik meşruiyet kazandırır. Böyle bir gelişme, içerisinde bulunduğumuz mevcut küresel kriz süreçleri nezdinde tıpkı 1930’lardaki gibi faşizmin küresel ölçekte bir model haline gelmesine yol açabilir. ABD’nin emperyalist gücü, dış düşman yaratma, savaşları tırmandırma ve devrimci hareketleri bastırma yoluyla hem içerideki muhalefeti bastırır hem de dünya genelinde işçi sınıfı ve anti-emperyalist halkları hedef alır. Bu durum, özellikle Ortadoğu, Latin Amerika ve Asya’daki sınıf hareketleri ve devrimci güçler açısından yıkıcı sonuçlar doğurur.
Ayrıca Trump rejiminin NATO üzerinde etkili hale gelmesi, uluslararası arenada emperyalist müdahalelerin artmasına, savaş politikalarının derinleşmesine ve demokratik hakların daha da kısıtlanmasına yol açabilir. NATO’nun askeri gücü, Trump’ın dengesiz, beyaz üstünlükçü ve paramiliter yıkım politikalarının küresel ölçekte askeri açıdan çok daha saldırgan bir şekilde dayatılmasında bir araç haline gelebilir. Bu da özellikle dünya halkları için artan yıkım ve sömürü anlamına gelirken; işçi sınıfı açısından ise yoğun çalışma süreleri, kemer sıkma politikaları ve örgütlenme özgürlüğünün baskılanması gibi sonuçlar doğurabilir.
Trump ve hempalarının temsil ettiği faşist çizgi; işçi hareketlerini, uluslararası sendikal ağları, sosyalist düşünceyi ve enternasyonal birlikleri doğrudan hedef alır. Dijital gözetim teknolojileriyle birleşen bu faşist hareket, küresel ölçekte dijital faşizmin de altyapısını oluşturur. Aynı zamanda iklim krizini derinleştirerek çevresel yıkımı hızlandırır ve göçmenlere yönelik ırkçı politikaları meşrulaştırır. Tüm bu gelişmeler enternasyonal proletaryanın örgütlenme ve mücadele kapasitesini zayıflatan süreçler olacaktır; sosyalist hareketlerin savunma pozisyonundan çıkıp enternasyonalist ve alternatif stratejiler geliştirmesi yaşamsal önem taşımaktadır.
Bugün için yapılması gereken, faşizme karşı yalnızca savunmada kalan bir pozisyonlayetinmemektir; bunun yerine emekçi sınıfların çıkarlarını esas alan yeni bir toplumsal düzen inşası hedefini yani sosyalist bir devrimi ön plana çıkarmaktır. Bu bağlamda, enternasyonalmerkezi hedefleyen, işçi sınıfını ideolojik ve örgütsel olarak yeniden yapılandıran, dijital alan da dahil olmak üzere tüm mücadele mecralarında aktif olan, devrimi hedefleyen devrimci bir strateji inşa edilmelidir. Ayrıca kadın mücadelesi, iklim savunusu, LGBTİQ hakları, ezilen ulus ve göçmen hakları ve halkların öz örgütlenmeleri gibi alanları da kapsayan, enternasyonal bir program geliştirerek faşist hegemonyaya karşı sınıfsal ve toplumsal bir umut olma ve bir alternatif odak yaratma görevi de üstlenilmelidir.


