Yazan: Pavel Korçagin

Babek isyanı, Abbâsî merkezî otoritesine karşı köylülerin ve yoksulların tarihsel direnişi olarak bir “dinsel-siyasi kalkışma” olduğu kadar, sınıfsal ve toplumsal bir isyandı da. 9. Yüzyılın başlarında Abbâsî hilafeti giderek genişleyen topraklarını yönetmekte zorlanıyor, ağır vergi yükleri ve Arap merkezci siyaset yerel halkları, özellikle de İran coğrafyasında yaşayan köylüleri derinden etkiliyordu. Bu koşullarda Babek’in önderliğinde Hurremî hareketi yeniden canlandı. Hurremîlik, kökenlerini 5. Ve 6. Yüzyıllarda Mazdekçi akımdan alan bir halkçı ideolojiye sahipti. Mazdekçilik, toplumda sınıfsal eşitsizliklere ve özel mülkiyetin yarattığı uçurumlara karşı çıkarak mal ve kadın ortaklığını, paylaşımı, eşitliği savunmuştu. Bu gelenek Sâsânîler döneminde kanlı bir biçimde bastırılmıştı; ancak köylü kitlelerinin bilincinde ve halk kültüründe varlığını sürdürdü. Babek’in önderlik ettiği Hurremî hareket, bu gelenekten beslenerek Abbâsîler döneminde yeniden örgütlendi ve köylüler için bir kurtuluş umudu haline geldi.
Babek’in kişiliği etrafında da tarihsel rivayetler dikkat çekicidir. Azerbaycan bölgesinde doğan Babek, yoksul bir aileden gelmişti. Çocukluk yıllarını çobanlık yaparak geçirdiği, daha sonra Hurremî önderlerinden Cavidan’ın dikkatini çektiği söylenir. Cavidan’ın ölümünden sonra Babek hareketin başına geçti ve kısa sürede hem dini bir lider ve hem de askeri ve siyasi bir önder olarak sivrildi. Kaynaklarda Babek’in güçlü hitabetiyle kitleleri etkilediği, köylülere eşitlik ve özgürlük vaat ettiği, zalim valilere ve vergicilere karşı isyan çağrısı yaptığı aktarılır. Onun liderliğinde Hurremîler, kırsal köylü kitlelerinin desteğini alarak Abbâsîlere karşı yaklaşık yirmi yıl boyunca direndi.
Mücadelenin merkezi Bezz Kalesi idi. Babek, burayı yalnızca bir askeri üs değil, aynı zamanda halkın sığındığı, örgütlendiği, yiyecek ve silah depoladığı bir direniş merkezi haline getirdi. Kale, dağlık arazide bulunmasıyla stratejik avantaj sağlıyor, Abbâsî ordularının kuşatma çabaları çoğu kez başarısızlığa uğruyordu. Yirmi yıl boyunca Abbâsîler, Babek üzerine defalarca ordu göndermelerine rağmen sonuç alamadılar. Bu uzun süreli direniş, köylülerin desteği ve dağlık coğrafyanın avantajları sayesinde mümkün oldu. Mao’nun halk savaşı anlayışında kırsal alanlarda üslenme, halkla bütünleşme ve gerilla savaşı taktikleri ne kadar merkezi bir öneme sahipse, Babek’in mücadelesinde de bu stratejik özellikler aynı derecede belirleyici oldu.
Babek’in hareketi, Abbâsîler açısından askeri bir sorun olmaktan çıkıp, ideolojik bir meydan okumaya dönmüştü. Çünkü Abbâsî hilafeti, kendisini İslam dünyasının dini ve siyasi merkezi olarak meşrulaştırıyordu. Babek’in önderliğindeki Hurremîler ise eşitlikçi bir toplumsal düzen çağrısıyla bu meşruiyeti sarsıyor, köylülere adalet ve özgürlük vaat ediyordu. Hareketin yayılması, hilafetin baskıcı vergi politikalarına ve Arap merkezci anlayışına karşı yerel halkların direnişini güçlendiriyordu. Bu yüzden Babek, Abbâsî iktidarı için hem bir “asi” hem de halifeliğin otoritesini kökünden sarsabilecek bir tehdit olarak görülüyordu.
Babek isyanı, bazı yönleriyle taktik açıdan tipik bir halk savaşı pratiğini andırıyor aslında. Mao, halk savaşını üç temel aşamayla tanımlar: stratejik savunma, stratejik denge ve stratejik taarruz. Babek’in mücadelesinde bu aşamaların izlerini görmek mümkündür. İlk olarak, Abbâsîlerin merkezî gücüne karşı dağlık ve kırsal alanlarda direniş örgütlendi; köylülerle kurulan bağ ve kırsal üsler, hareketin stratejik savunma dönemini ifade eder. Abbâsî orduları her seferinde bölgeye girdikçe gerilla taktikleriyle yıpratıldı, köylülerle hareket eden Hurremîler coğrafyanın avantajlarını kullanarak düşmanı boşa düşürdü. Daha sonra Babek’in güçleri, Abbâsî otoritesini uzun süre bölgede tutunamaz hale getirdi; hilafet için Azerbaycan ve çevresi adeta bir bataklığa dönüştü. Bu dönem, Mao’nun “stratejik denge” dediği aşamaya benzer bir tablo ortaya çıkardı: ne Babek ordusu hilafeti yıkabilecek bir taarruza geçebildi, ne de Abbâsîler bu direnişi kolayca bastırabildi. Halk desteğiyle süreklilik kazanan bu mücadele, Abbâsî iktidarının zayıf yanlarını gözler önüne serdi. Fakat Mao’nun teorisinde stratejik dengeyi stratejik taarruza dönüştürecek olan şey, daha geniş siyasal bir program, birleşik bir cephe ve köylü ayaklanmasının şehirlerdeki sınıflarla bağ kurmasıdır. Babek isyanı bu noktada sınırlı kaldı; hareketin köylülük tabanı şehirli zanaatkârlar ve diğer sınıflarla birleşemedi, ideolojik olarak ise Hurremîlik dini-sosyal bir yönelimde sıkışıp kaldı.
Son aşamada, yani stratejik taarruzda Babek’in gücü yetmedi. Abbâsî halifesi Mu‘tasım, ünlü Türk komutan Afşin’i büyük bir orduyla üzerine gönderdi. 837 yılında Bezz Kalesi kuşatıldı, Babek bütün kahramanca direnişine rağmen yenildi. Esir alınarak Samarra’ya götürüldü ve işkenceyle öldürüldü. Ancak Babek’in ölümü dahi bir teslimiyet değil, tam tersine onurlu bir direnişin sembolü oldu. Tarihsel kaynaklar, onun işkenceler karşısında dahi dimdik durduğunu, düşmanlarının önünde boyun eğmediğini aktarır. Efsanelere göre Babek, kolları kesildiğinde bile kanını yüzüne sürmüş ve “kızarmış yüzüm korkudan değil, sizin zulmünüze karşı öfkemdendir” demiştir. Bu tavır, onun yalnızca bir isyan önderi değil, aynı zamanda onur ve direnişin sembolü olarak halkın hafızasında yer etmesine yol açtı.
Yenilgiye rağmen Babek isyanı, tarih boyunca birçok halk hareketine ilham verdi. Sonraki yüzyıllarda Karmatîler, Bâtınîler ve farklı heterodoks topluluklar Babek’in mücadelesini kendi geleneklerinin bir parçası olarak sahiplendiler. Modern dönemde ise Azerbaycan’da Babek, ulusal özgürlük ve halk direnişinin sembolü haline geldi.
Sonuçta Babek isyanı yenilgiye uğramış olsa da tarihe yalnızca bir “köylü kalkışması” olarak değil, halk savaşı perspektifinde değerlendirildiğinde kitlelerin örgütlü gücü, uzun süreli savaşın mantığı ve merkezi imparatorluklara karşı direniş geleneğinin öncülü olarak kazınmıştır. Babek’in mücadelesi, sınıfsal sömürüye karşı köylülerin tarihsel tepkisinin somut bir ifadesi “emperyal” bir merkeze karşı ezilenlerin kendi kaderini tayin etme iradesinin ilk büyük patlamalarından biridir. Onun ölümü karşısında dahi sergilediği dik duruş, teslimiyetsizlik ve onur, halk savaşının yalnızca askeri değil, ahlaki ve ideolojik boyutunu da temsil eder. Bu yönüyle Babek, İran coğrafyasının Spartaküsü olarak değil, aynı zamanda halk savaşı tarihinin erken bir simgesi ve yiğitliğin sembolü olarak da okunabilir.
Ve yine yeniden belirtmek gerekir ki, Babek te elindeki bütün imkanlara rağmen makam ve mevkileri reddederek, özel mülk edinmeye karşı sert ve dik bir tavırla düşmanlarının karşısına konumlanmıştır. Ölüme yürürken onun da üstündeki libaslarından başka hiçbir şeyi yoktu. Kolları kesilmesine, işkence ile katledilmesine rağmen dik durmasının altında yatan hakikat tam olarak budur.


