DEVRİMCİ ÖRGÜTTE İLKESELLİK: MAO’NUN ON İKİ İLKESİNDEN BUGÜNE

Yazan: Abidin Demir

Devrimci mücadelenin en temel meselesi, yalnızca doğru bir ideolojik hatta sahip olmak değildir. Aynı zamanda bu hattı yaşatan örgütsel yaşamın ve kitlesel faaliyetin devrimci ilkeler temelinde inşa edilmesidir. İlkelerin olmadığı yerde, ne kadar parlak söylemler dile getirilirse getirilsin, örgüt kendini yozlaşmanın, tasfiyeciliğin, burjuva alışkanlıkların batağına sürükler. Bu nedenle ilkesellik, devrimci örgütün hem iç dokusunu hem de dışarıya uzanan kitle bağlarını belirleyen mihenk taşıdır. İlkesellik, ne kuru bir kuralcılığa indirgenebilir ne de keyfi bir yoruma terk edilebilir; o, Marksist-Leninist-Maoist çizginin hayat bulduğu canlı bir yöntemdir. Mao Zedong’un kadro ve örgüt ilişkilerine dair geliştirdiği On İki İlke, devrimci örgütlerin kadro yetiştirmede, ilişkileri düzenlemede ve kitlelerle bağ kurmada hâlâ geçerliliğini koruyan evrensel bir pusuladır. Bu ilkeler, bir yandan bireyin kolektif içindeki yerini doğru tayin ederken, diğer yandan kolektifi ilkesizliğin çürüten ruhundan korur.

KP’nin 1. Kongresi’nde dile getirilen “örgütsel yaşamda tasfiyeciliğe karşı uyanıklık, kitle çalışmasında süreklilik, ideolojik çizginin pratikte ilkesel kavranışı” yönündeki vurgular, aslında Mao’nun On İki İlkesinin güncel bir ifadesidir. Çünkü kongre belgelerinde net olarak görülür ki, örgütün karşısındaki en büyük tehlike yalnızca dış saldırılar değil, aynı zamanda içten gelen çözülme, ideolojik bulanıklık ve örgütsel ilkelerden sapmadır. Bu sapma, kimi zaman “pratikte esneklik” adı altında meşrulaştırılmış, kimi zaman da “kitleleri kazanma” gerekçesiyle ilkelerin çiğnenmesi biçiminde açığa çıkmıştır. Oysa Mao’nun öğrettiği gibi, devrimci kadroları değerlendirirken esas olan, onların söylemleri değil eylemleri, anlık çıkışları değil bütün bir yaşam çizgisidir. İşte tam da burada ilkeselliğin önemi ortaya çıkar: Kadroyu da, örgütü de doğru yerde tutan, kişisel bağlar ya da duygusal yakınlıklar değil, devrimci ilkeler karşısındaki tutumudur.

Bugün geriye dönüp bakıldığında, KP’nin içinden geçtiği süreçlerde, kadro ilişkilerinde ve kitle faaliyetlerinde yaşanan sorunların büyük çoğunluğu, bu On İki İlkenin gerektiği gibi uygulanmamasından kaynaklanmıştır. Bir kadronun geçmişteki hataları üzerinden onu sonsuza dek mahkûm eden dar kafalı tutum da, kadronun tüm zaaflarını görmezden gelerek onu yüceltip dokunulmaz kılan liberal anlayış da ilkesizliğin farklı yüzleridir. Mao’nun “insanları yalnızca bir anda değil, bütün yaşam süreçleri içinde değerlendir” ilkesi, hem affedici bir genişlik hem de devrimci bir titizlik içerir. Burada önemli olan, hataların doğası ve hatayı düzeltme iradesidir. Bir kadro, kendi hatalarıyla yüzleşip onları aşmaya çalışıyorsa, onun önünü tıkamak değil, onu kazanmak gerekir. Ama aynı zamanda, hata karşısında samimiyetsiz olan, kişisel çıkarlarını örgütün çıkarlarının önüne koyan, ilkeleri ayaklar altına alan kimseye de tolerans gösterilemez.

İlkeselliğin kitlesel faaliyetteki önemi ise daha yakıcıdır. Kitlelerle kurulan bağ, devrimciliğin turnusol kâğıdıdır. Eğer devrimci örgüt, kitlelerin güvenini günlük çıkar hesaplarıyla, popülist eğilimlerle ya da konjonktürel ittifaklarla zedelemeye başlarsa, devrimci kimliğini yitirir. KP’nin tarihindeki en büyük tecrübelerden biri şudur: Kitle çalışmasında ilkelerden taviz vermek kısa vadede bazı kazanımlar getirse de, uzun vadede örgütün hem itibarı hem de inandırıcılığı yok olur. Mao’nun “insanların değişebileceğini unutma, sabit kalıplarla düşünme” ilkesi kitleler için de geçerlidir. Halkın geri yanlarını küçümseyerek, onların ilerleme potansiyelini görmezden gelerek ya da kısa vadeli popülist adımlarla kitlelerin zaaflarına teslim olarak devrimci bir kitle hareketi inşa edilemez. İlkesellik, kitlelerin ilerici yanlarını açığa çıkararak onları devrimci mücadeleye kazanmanın yegâne yoludur.

KP’nin 1. Kongresi’nin ideolojik ve örgütsel raporlarında altı çizilen “iki çizgi mücadelesi” tam da bu bağlamda anlaşılmalıdır. İlkesellik, özünde iki çizgi mücadelesinin somutlaşmış biçimidir. Bir tarafta burjuva, küçük-burjuva, liberal, pragmatist anlayışlar; diğer tarafta Marksist-Leninist-Maoist çizgi. Bu çatışma, yalnızca teoride değil, örgütün günlük yaşamında, kadro ilişkilerinde, kitle çalışmasında, hatta en küçük pratik adımda kendini gösterir. Örgüt içinde dostluk, akrabalık ya da kişisel bağlılık üzerinden kadro kayırmak burjuva çizginin ürünüdür; kadroları yalnızca devrimci ölçütlerle değerlendirip örgütün çıkarlarını her şeyin üzerinde tutmak ise proletaryanın çizgisidir. İşte Mao’nun On İki İlkesinin her biri, bu iki çizgi mücadelesinde pusula işlevi görür.

İlkesizlik, devrimci örgütlerde her zaman tasfiyeciliğin kapısını aralamıştır. İlkesizliğin bir biçimi, “birlik adına sessizlik”tir. Yoldaşların yanlışlarını eleştirmemek, hataları görmezden gelmek, sorunları halının altına süpürmek, örgüt içi çürümenin başlangıcıdır. Mao’nun belirttiği gibi, kadroları değerlendirirken tek taraflılıktan kaçınmak gerekir. Bu, ne “sürekli eleştiri” adı altında kadroları tüketmek ne de “sorun çıkmasın” diye sessiz kalmaktır. Doğru ilkesellik, ne kör yıkıcılık ne de liberal suskunluktur; devrimci dürüstlükle yoldaşlarını kazanma çabasıdır.

Bugün KP’nin geleneğine sahip çıkan her devrimci örgüt için temel görev, Mao’nun On İki İlkesini örgütsel yaşamın her alanına yeniden ve yeniden uygulamaktır. Kadroların değerlendirilmesinden görev dağılımına, kitle çalışmasından ittifak politikasına kadar her yerde ilkesellik esastır. İlkesellikten sapıldığında, örgüt dışarıdan değil, içeriden çözülür. İlkesellikten sapıldığında, en parlak sloganlar bile kitlelerin gözünde birer boş söz haline gelir. İlkesellikten sapıldığında, örgüt devrimci kimliğini yitirip burjuvazinin kuyruğuna takılır.

İşte bu nedenle, bugün devrimci örgütlerin karşısındaki en yakıcı görev, ilkeselliği kuru bir ahlakçılık değil, canlı bir mücadele ilkesi olarak kavramaktır. Mao’nun On İki İlkesini yeniden öğrenmek, KP’nin 1. Kongresi’nin mirasını sahiplenmek ve örgütsel yaşamı bu çizgide yeniden inşa etmek, yalnızca bir tercih değil, devrimci varlığın koşuludur. Çünkü tarih, ilkesizlerin akıbetini çoktan göstermiştir: onlar birer birer sahneden silinmiş, geriye yalnızca devrimci ilkeleri yaşatanlar kalmıştır. Ve biz biliyoruz ki, proletarya davası ilkelerden ödün verildiğinde değil, ilkelerle ısrarla ve kararlılıkla yüründüğünde zafere ulaşacaktır.

Scroll to Top