Yazan: Pamir Zagros

Devrimci hareketler, tarihsel olarak her zaman kendi toplumlarının sınıfsal ve siyasal çatışmalarının ürünü olarak çıkmışlardır tarih sahnesine. Bu hareketler, belirli bir sosyo-ekonomik zeminden, üretim ilişkilerinin yarattığı sınıf antagonizmalarından, ezen ile ezilen arasındaki tarihsel çelişkilerden doğarlar. Her hareket üzerinde köklendiği toprağa benzer.Dolayısıyla devrimciliğin özü, kendi toplumsal bağlamından koparıldığında içeriğini yitirerek kendine yabancılaşır ve giderek tasfiyeci bir eğilime sürüklenmeye başlar. Bu çerçevede “diaspora devrimciliği” olgusu, doğası gereği tasfiyeci bir karakter taşır; çünkü o, kendi sınıfsal-toplumsal temelinden yalıtılmış bir zeminde gelişir.
İnsanın ideolojik ve politik tavrı, soyut bir bilincin ürünü değildir. Yaşadığı üretim ilişkilerinin, sınıfsal konumunun ve gündelik toplumsal deneyimlerinin ifadesidir. Marksizmin “toplumsal varlık bilinci belirler” ilkesi, bu bağlamda açıklayıcı bir yerde durmaktadır. Emekçi halk kitlelerinin gündelik yaşam mücadelesi, işyerinde sömürü, köyde toprak mücadelesi, kentte barınma ve geçim savaşı, onların politik yönelimlerini belirleyen somut faktörlerdir. Devrimcilik ancak bu maddi zemine bağlandığında gerçek anlamdatoplumsal bir güç haline gelebilir. Fakat diaspora koşullarında yaşayan kadrolar ve gruplar, bu zeminden koparak, bambaşka bir sosyo-ekonomik bağlama sürüklenirler.
Diasporadaki göçmen topluluklar, esasen üretim sürecine alt katmanlarda katılsalar da, siyasal düzeyde çoğunlukla emperyalist metropollerin ideolojik atmosferiyle kuşatılırlar. Buradaki “demokratik haklar”, “bireysel özgürlükler” ve “sivil toplumculuk” pratiği, devrimci mücadeleyi ikame etmeye başlar. Emperyalist ülkelerde görece demokratik siyasal mekanizmaların varlığı, diaspora devrimciliğinin ufkunu daraltır ve onu reformculukla özdeşleştirir. Çünkü bu zeminde yaşayan kadrolar, devrimci iktidar mücadelesinin maddi gerçekliğinden değil, burjuva toplumun “demokratik” yanılsamalarından beslenmeye başlarlar.
Bu durum, ideolojik tasfiyeciliği de beraberinde getiren bir olgu olarak duruyor karşımızda.Devrimci program, giderek “hak savunuculuğu”na, devrimci örgütlenme “sivil toplumculuğa”, devrimci iktidar hedefi ise “demokratikleşme talebi”ne indirgenir. Burada tasfiye, yalnızca örgütsel çözülme anlamına gelmez; daha derinde, devrimci hedeflerin yerini reformist bir siyasal kültürün alması demektir. Diasporada konumlanan kadrolar zamanla kendi toplumlarındaki devrimci mücadeleden koparak bulundukları ülkelerin özgürlük alanlarına hapsolurlar.
Bunun yanı sıra, diaspora yaşamının bireysel düzeyde yarattığı etkiler de tasfiyeciliği besler. Devrimci kadro, ülkesinde yürütülen mücadeleye doğrudan katılamadığı için, devrimci disiplinin zorunlulukları yerine göçmen yaşamının bireysel güvenlik, ekonomik istikrar ve kişisel kariyer beklentileri belirleyici hale gelir. Bu süreç, devrimci özveriyi zayıflatır, yerini bireysel kurtuluşçuluk ve konformizme bırakır. Böylelikle kadrolar, devrimci örgütlülüğün taşıyıcıları olmaktan çıkıp, onun çözülmesinin hızlandırıcıları haline gelirler.
Yurt dışı, Avrupa yada diaspora dediğimiz alanda uzun yıllar kalmış kadrolara devrimciharekette üst perdeden söz söyleme ve üşke devrimini yönetme hakkı tanıdığınızda ortaya çıkacak tablo uzlaşmacı, reformist bir çizgi olacaktır. Bu kaçınılmazdır. İlk bakışta “özgürlük alanı” gibi görünen diaspora, aslında devrimci hareketin tasfiye dinamiklerini güçlendiren bir zemin üretmiştir.
Öte yandan, avrupa yı bundan sonraki yaşamı için ikametgah olarak gören, yurt dışına çıkan her bir devrimci ideolojik olarak kırık dökük bir şekilde ülke sınırlarını terk etmiştir. ( burada ağıt sağlık sorunlarından, verilen görevden ve gazi olduğundan dolayı Avrupa da bulunan devrimcileri tenzih ediyoruz.) Yani Avrupa ya çıkan her bir insan ideolojik olarak gerilemiş yada kırılmıştır. Bu insanların kırılan yerlerini tamir etmeden örgütsel anlamda yetki verdiğinizde en iyi ihtimalle etrafını da kıracak ve dağıtıcı bir rol oynayacaktır. Edindiği tasfiyeci alışkanlıklarını örgüte Marksizm diye dayatacaktır.
Bu nedenle diaspora devrimciliği, kendi başına hiçbir zaman kalıcı bir devrimci karakter taşıyamaz. Onun devrimci olabilmesinin tek koşulu, kendisini bütünüyle ülke içindeki mücadelenin ihtiyaçlarına tabi kılmasıdır ve bu şekilde konumlanmasıdır. Yani diaspora, devrimci hareketin merkezlerinden biri değil, yalnızca bir uzantısı olabilir. Aksi halde, maddi toplumsal bağlamdan kopmuş her ideolojik ve politik yönelim gibi, o da tasfiye kaçınılmazlığıyla karşılaşacaktır.
Sonuç olarak, diaspora devrimciliğinin doğası gereği tasfiyeci olması, sadece tek tek kadroların niyetlerinden ya da iradi zayıflıklarından değil, sosyo-ekonomik koşulların zorunlu belirleyiciliğinden kaynaklanır. Toplumsal varlık bilinci belirlediğine göre, devrimciliğin gerçek varlık koşulları da yalnızca kendi toprağında, kendi halkının bağrında, kendi sınıf mücadelesinin sıcak pratiğinde bulunur. Diaspora ise, bu temelden kopmuş her siyasal yönelim gibi, devrimci özü değil, tasfiyeci eğilimi üretmeye mahkûmdur.


