EMEP’LEŞME YOLUNDA OLAN ‘’HALKIN GÜNLÜĞÜ’’NE YANIT

Yazan: Pamir Zagros

Gazete patika ve Halkın Günlüğün’de son zamanlarda gerek tasfiyecilikle ilgili gerekse kadro sorunu üzerine erkan-ı şuranın genel görüşüne aykırı yazılar çıkıyor. Ki bu her iki soruna ilişkin bizlerde doyurucu olduğunu düşündüğümüz yazılar yayınladık sitemizde. Bu tür yazılar yazmak, sorunların kaynağına inmeye çalışmak, dahası bunun arayışı içinde olmak olumlu bir gelişmedir. Her arayışın mutlak suretle hakikate ereceği gibi genel bir kural yoktur elbette. Burada önemli olan Bir şeylerin yanlış gittiğinin bilincinde olmak, yanlışı görmek ve doğru bir zeminde müdahale etmektir. İlgili yayınların, sorunları, belli eksikleri olsa da nihayetinde doğru tespit eden yanı olumlu tarafı iken çözüme katkı sunmayan, aynı sorunların sür git devam etmesine engel olmayan, kısacası kangren hale gelen yanlara neşter vurmayan yanı ise eksik ve olumsuz yanıdır. Bir zaman sonra bu tür yazıları okuyucu nezdinde laf kalabalığına çevirir ki, bu siyaset biliminin doğası gereğidir.

Biz bu yazımızın kapsamında kuşkusuz bu meselelere değil, Gazete patika’da 14 Kasım 2025 tarihinde ve öncesinde de Halkın Günlüğü’nde yayınlanan ‘’Devrimci Harekette Yaşanan Tıkanmanın Dayattığı Tartışma Soruna Çözüm Üretmektir’’ başlıklı yazıdır.

Bahsi geçen yazıda önemli gördüğümüz iki anlayışı ele almaya çalışacağız.

Birincisi yazıda geçen “… Buna hazırlıklı olmayan devrimci hareket yaşanan gelişme ve yeni şartlar/durum karşısında resmen apışıp kalarak bocaladı, hala da bu durumdan çıkamadı esasta. Devrimci krizin arka planında yatan bir gerçek kesinlikle budur. Çünkü, en keskin devrimci savaş savunucuları ve uygulayıcıları, en belirgin silahlı mücadele ve eylem savunucu ve uygulayıcıları bugün o savaşı yürütememektedir! Bu onların hatasından veya savaştan sakınmalarından dolayı değil, burjuvazinin teknolojik savaş mekaniğiyle dayattığı gerçek bir sonuçtur.” kısımdır.

Aslında uzun bir süredir gerek sohbetlerimiz de ve gerekse sol cenahın belli yayın organların da devlet zorbasının teknik ya da teknolojik üstünlüğüne dair kimi argümanlara maruz kalıyoruz. Genel kanı şu minvalde gelişiyor ki, bu sakat ve anti-Marksist bir tutum olarak sürekli farklı biçimlerde kendini güncelleyerek karşımıza çıkıyor. Nedir bu savunu “devlet teknolojik üstünlüğünü muazzam seviyelerde kullanıyor ve buna karşı gerilla savaşı ya da illegal mücadele yürütmenin koşulu kalmadı” ki Halkın Günlüğü’nde yayınlanan ilgili yazıda bu minvalde bir teorik ve hatta pratik tutum içindedir. Bin yıllık devlet geleneğine kafa tutarken bütün bunları, yani devlet mekanizmasının sahip olduğu teknik ve askeri gücünü ve bunun yarattığı dengesizliği hesap edemeyen bir savaş kurmayının bugün kalkıp kendi mevcut pratiğine uygun bir teori üretmesi üstüne giydiği kurmay üniformasıyla çelişmektedir.

Devrim, tarihin her ama her kesitinde her zaman dengesiz bir şekilde gelişti ve öyle gelişecektir. Burjuvazi sahip olduğu devletin bütün avantajlarını kullanırken bizler halkın var olan sınırlı ve hatta sınırlı olmanın da altında kalan imkanlarına dayanarak savaşmak zorunda kalacağız. Bu kaçınılmazdır. Ne var ki belleğinden halk gerçekliğini silmiş, unutmuş her hareketin varacağı nokta maalesef teslimiyet teorisidir.

Ama asıl ilginç olan devrimci hareketin vakti zamanında amiral gemisi rolünü üstlenmiş ve hiç tartışmaya hacet yok ki bu rolünü uzun yıllar layığıyla yerine getirmiş geleneğimizin teknolojiden bahsetmiş olmasıdır. Bu iyi bir gelişmedir. Ne var ki, varılan yer hiç de iç açıcı değildir.

Teknoloji ilk defa gelişmiyor sevgili yoldaşlar. İnsanlığın varoluşundan beri sürekli gelişiyor.  Sopayla savaşan insanların karşısına çıkan kılıç, taşla dövüşenlerin karşısında konumlanan ok ve yay bugünün bombardıman uçakları ile aynı etkiye sahipti. Kılıcın, Ok ve yayın karşısında patlayan tek namlulu piyade tüfeklerinin etkisi bu günkü heronlardan daha mı azdı. Tek namlulu piyade tüfeklerine karşı geliştirilen top ya da mitralyözler teknik üstünlük değil miydi? Top ve mitralyöz mevzilerini dağıtan tayyareler teknolojik üstünlük değil miydi?

Bilen bilir, bilmeyene anlatmaya hacet yok; devlet tankları kullanıp Kürdistan’ın her bir tepesine bu kan kusan paletli canavarları çıkardığında gerillanın verdiği kayıplar korkunç boyutlara ulaşmış ve psikolojik savaş üstünlüğü devletin eline geçmişti. Ama düşen her bir gerilla bir deneyim ve tecrübe bırakmıştı arkasında. Yüzlerce ve hatta binlerce kayıptan sonra bütün tecrübeler birikmiş ve tankların çalışma mekanizması, sistemi deşifre edilmiş ve buna uygun savunma stratejileri üretilmişti. Ve hatta bununla da kalınmamış tanklara karşı topyekûn saldırılar örgütlenmiş ve bu eylemleri büyük oranda başarılı olmuş, o kan kusana tanklar gerillanın gözünde kuru gürültü yapan birer tenekeye dönmüştü. Ne var ki her şeyin özü olan gelişim ve ilerleme bilindiği gibi tanklarla sınırlı kalmadı.

Kobra tipi saldırı helikopterleri göklerin yegâne hakimi gibi Kürdistan semalarını işgal ettiğinde inkara lüzum yok ki, gerillanın korkulu rüyası haline gelmiş ve kobra saldırılarında yaşanan kayıplar kısa sürede binleri bulmuştu. Tanımadığınız her şeyin korkunçluğu onu tanıyana kadardır. Ve onu tanımak bir bedel istiyor. Bu bedel savaşın doğası gereği kan ve can pahasına oluyor gerilla alanında. Ve gerilla bu kadar kayıptan sonra kobraların havada kalma sürelerini, taşıdığı mühimmatın miktarı ve niteliğini vuruş kapasitesini deşifre etmiş, milyonlarca dolar ödenerek alınmış bu tenekeleri üç kuruşluk bir kazma kürekle boşa düşürmüştü. Bilinmelidir ki, bu saldırı ve savaş teknolojisini boşa düşürme, savaş meydanında rezil rüsva etme şan ve şerefi gerillaya aittir. Verilen binlerce kaybın ardında merkezileşen tecrübeye aittir.

Şimdi son olarak düşman yeni bir teknoloji ile yeniden sahnededir. Dediğimiz gibi, burjuvazi teknolojiyi kendi sınıf çıkarlarına hizmet edecek şekilde kullanmaktadır ve bunun adına savaş teknolojisi demektedir. Son teknolojik silahları ise İHA (insansız hava aracı) ve SİHA (silahlı insansız hava aracı)’dır. Elbette son teknoloji ile donatılmış bu araçların savaş alanındaki başarısı azımsanmayacak durumdadır. Ancak aşılmayacak ve boşa düşürülmeyecek bir büyüklüğe sahip değildir. Kusursuz bir teknolojik gelişim doğası gereği mümkün değildir. Unutulmamalıdır ki, dünyadaki en sert çeliğin bile bir kırılma noktası vardır. Dolayısıyla İHA ya da SİHA’ların da zaaflı, eksik, aşılacak bir yanı vardır. Bu yanları açığa çıkarmak, ona karşı bir savunma ve sonrasında kapsamlı bir saldırı refleksi geliştirmek bir bedel istiyor. İşte sorun bu bedeli ödeme siyasetinde yatıyor açıkçası. PKK gibi devasa bir hareketin bile son teknoloji karşısında tutunamadığı Teorisi eksik ve yetersizdir. Çünkü PKK’nin tutunamama sebebi askeri ya da teknik değil, ideolojiktir.  PKK’nin artık binecek başka bir gemisi mevcuttur. Ve bu gemi daha cazip gelmektedir. Şayet binecek başka bir gemisi olmasaydı, bugün devlet tarafından bilinçli olarak şişirilen bu İHA ve SİHA balonu çoktan patlatılmış ve gerilla açısından uçan birer teneke yığınına dönmüştü. Bu mesele gemileri yakmakla ilgilidir. Yakılan gemilerin kararmış tahtalarından yaptıkları kırık dökük sallarla bu koca okyanusu aşacağını düşünenlerin bedenlerini sahilin soğuk kumlarından topladılar.

Vietnam dağlarını ABD emperyalizminin mezarlığına çeviren HO amcanın çocukları dönemin en korkunç teknolojisine karşı kazandılar zaferi. ABD’nin teknolojik üstünlüğüne karşı tünelleri ve tuzakları kullanarak savaştaki bu dengesizliği ortadan kaldırdılar. Tarihteki bütün ezilenlerin savaşı her zaman bu eşitsizliğe rağmen kazanılmıştır.

Kısacası Halkın Günlüğü’nde bahsi geçen teknolojik üstünlük meselesi tek başına yetersiz bir argüman olduğu kadar tasfiyeci çizgisinin resmi beyanı ve malumun ilanıdır da.

Aslında bu ve genel hatlarıyla devrimci hareketin gündemini işgal bütün sorunların temelinde yatan esas olgu önderlik meselesidir. Mesela İHA ya da SİHA olarak bildiğimiz savaş araçları bir gün de çıkmadı piyasaya. On yıllardır devlet bu teknoloji üzerinde çalışmaktadır. Komuta kademesi olarak savaş kurmaylığına oturan önderliğin görevi bugün yaşananları dünden görmek ve buna uygun taktik ve stratejiler geliştirmektir. Ve dahası teknoloji bununla da kalmayacak. Belki on yıl sonra tamamen robot askerlere karşı savaşmak zorunda kalacağız. Ve biz bugünden bunları askeri bir zemin üzerinden tartışamazsak tıpkı bugün ki gibi yarın da stratejiden mahrum kalacak ve sadece bahane üretmekle yetinecek ve dahası ringe çıkan boksörü mahkûm ederek havlu atmayı yeni ve en doğru strateji olarak pazarlayacağız. Düşman teknolojiyi kullanıyorsa sende kullanmak zorundasın. Bilindiği üzere İHA ya da SİHA’lar insansız hava araçlardır. Yerden belli merkezlerden kodlama ve yazılım üzerinden yönlendirilmektedir. Yani bütün komutlar bilgisayar sistemleri üzerinden iletilmektedir bu araçlara. Bu yazılımlar hacklenerek bu araçların komuta sistemini ele geçirmek ve düşman hedeflerini onların silahlarıyla vurmak imkânsız değildir. Bu araçlar savaş alanına sürülür sürülmez bizim yazılımcı, hacker komitelerimiz hazır olmak zorundaydı. Bunu yapamadıysak eğer, bu bizim eksikliğimizdir, savaş yeteneğinden yoksun olmamızdan kaynaklıdır. Tüm dünya internet ve yazılımlar üzerinden yönetilirken, savaşın mecrası bile bu alana kaymışken, bizim etrafımız da Instagram, Facebook gibi sosyal ağları kullananlar dışında teknolojiyi tanıyan, yazılım ve kodlama alanın da mahir, işinin ehli kaç kişi var! Önderlik öngörmektir. Kör gözlerle savaşa girerseniz yenilgi kaçınılmazdır. Kısacası sorun şartların değişmesinde değil, yeni şartlara göre konumlanma becerisini gösteremeyen ve bunu da kabul etmeyip yaşanan bütün bu gerilemeyi sadece şartlara fatura ederek işin içinden çıkmaya çalışan kibir budalası önderliklerin sorunudur. Evet şartlar değişmiştir, bunu kimse inkâr edemez. Ancak değişen şartlar savaşmamayı değil tam tersine savaşı derinleştirmeyi; ciğerleri yırtarcasına siperlere koşmayı dayatmaktadır. Kitlelerden kopan, onlara yabancılaşan her hareketin kurtuluş reçetesi yine kitlelerdir. Devrimci hareketler her düştüğünde onları yeniden ayağa kaldırıp savaş meydanına diken bu halk olmuştur. Kitleler deryadır ve Marksizm bu deryanın içindedir. Onların yaratıcı gücü ve dehası her sorunu aşmaya muktedirdir. Elitler sınıfına dönmüş, bürokratlaşmış partileri kitlelere açmadan ne zafer kazanılır ne de bahsi geçen sorunlar aşılır.

İkinci argüman olarak ileri sürülen şey, uzun süreli savaş stratejisi, militanlık olarak sürdürülen mücadele hattına dair olumsuzlama hali ve buradan yeni bir stratejinin uygulanması gerektiği savıdır. Nedir bu yeni strateji. Aslında yeni bir şey de değil açıkçası. Çünkü yeni olarak ileri sürülen strateji yıllardır EMEP ve SOLPARTİ tarafından savunulan bir stratejidir.  Uzun soluklu legal mücadele içinde güç biriktirmek, mevcut güçleri korumak, kitleleri savaşa hazırlamak ve son kertede devrimci zorla iktidarı ele geçirmek. Açık faşizm koşullarında bütün bunların nasıl yapılacağına dair bir tespit yok ilgili yazıda. Ancak şunu anlamakta zorlanıyoruz ne yazık ki; bugüne kadar kitleleri son savaşa hazırlamanın, güç biriktirmenin, güçleri korumanın önünde ne gibi bir engel vardı! Bugüne kadar sizleri tutan ya da bütün bunları yapmanızı mevcut strateji nasıl engellemiş olabilir ki! Ki 1. Kongrenin madde madde ortaya koyduğu irade ve öngörü tamda bunu söylüyor ve bütün güçlerin önüne muazzam bir perspektif koyuyorken…

Dövüşerek güç biriktirilmez diye bir kaideyi size referans olarak sunan hangi Marksizm’dir? Çok açık ki bu liberal devlet anlayışı, her şey bir milyon denen dükkanlarda bile artık para etmiyor. Devrimci solun bit pazarında dahi bir karşılığı yoktur. Aslında yapılan oldukça basittir: devrimci bir teori üretemiyorsan, pratiğine uygun bir teori üret, bunu Marksizm’in sosunda birkaç gün beklet ve piyasaya sür. Kokmuş eti tuzlamanın nafile çabasıdır bu.

Türkiye ve kuzey Kürdistan coğrafyasında faşizm ayan beyan bir şekilde okulda, tarlada, fabrika da tekmil bütün coğrafya da kol gezmektedir. Öyle ki, devletin kurucu Partisi CHP dahi bu şartlar da tutunmakta zorlanmaktadır. Devlet zorbasının kanlı kırbacı her geçen gün şiddetini arttırarak ezilen bütün kesimlerin sırtına inmekte, ayrıcalıklı sınıf her gün daralıp küçülürken ezilen kesimlerin safları büyüyüp genişlemektedir. Sermayenin dahi kendini güvende hissetmediği açık faşizm koşulları yaşanmaktadır. Bu koşullarda açık mücadeleyi bir strateji olarak savunmak intihardır, Marksizm’in Leninizm’in inkarıdır. Bu yol yol değildir. Halkın Günlüğü militan mücadele ve zoru eleştirirken yağmuru olmayan bir göğün altında tarla ekmenin anlamsız olduğunu söylüyor adeta. Buna iki açıdan karşı çıkıyoruz.

Birincisi; bulutsuz bir göğün değil, yağmur toplayan bulutların altındayız. Bu bulutların yağmurunu bırakması bir şimşeğe bakar. Tarlayı sürmenin ve bulutlara şimşek olmanın vaktidir.

İkincisi; madem bulutsuz göğün altında tarla ekmek yanlıştır diyorsunuz o zaman neden tarlayı sürmek gerektiğini iddia ediyorsunuz. Ekmeyeceğiniz tarlayı neden sürüyorsunuz. Marksizm’i reddeden her hareket tarih sahnesine bu aynı savlarla çıkmıştır. Başından da belirttiğimiz gibi EMEP ve SOPARTİ (eski ÖDP) gibi partilerde son savaşa hazırlanmak için güç biriktirme, kitleleri ikna etme, güçleri koruma savları ile çıktılar sahneye. Yani Halkın Günlüğü’nün ileri sürdüğü stratejinin patikası uzlaşmacı partilerin ayak izleri ile doludur.

Halkın Günlüğü’nde savunulan bu legalist yönelim, tarihsel olarak Türkiye solunun en ağır tasfiyeci deneyimlerinden biri olan TDKP’nin EMEP’e dönüşme sürecini neredeyse birebir tekrar etmektedir. Bu benzerlik, yüzeysel bir mücadele tarzı tartışmasının ötesinde, devrimci bir örgütün sınıf karakterini kökten dönüştüren derin bir ideolojik kaymanın göstergesidir. TDKP, 1990’ların ortasında “değişen koşullar”, “kitlelere ulaşma zorunluluğu”, “yeni mücadele biçimleri” gibi gerekçelerle illegal devrimci hattını terk ederek, yasal siyaset merkezli bir çizgiye kaymış; sonuç olarak devrimci gelenek reformist bir parti biçiminde eritilmişti. Bugün HG’ de Marksizm adına yürütülen yönelim de aynı argümanlarla meşrulaştırılmakta ve aynı sonucu üretmektedir. Devrimci örgütün militan özü tasfiye edilmekte, proletaryanın devrimci stratejisinin yerini legal-parlamentarist bir siyaset anlayışı almaktadır.

Marksizm açısından mücadele biçimleri yalnızca teknik tercihler değildir. Mücadele biçimi, örgütün sınıf niteliğini, stratejisini, kadro tipini ve toplumsal konumunu belirler. Lenin’in altını defalarca çizdiği gibi, devrimci örgüt yasallığı kullanabilir ama yasallığa dayanarak var olamaz; legal araçlar değerlendirilebilir ama legal siyaset örgütün ana ekseni haline gelemez. Çünkü yasallığın sınırları burjuvazi tarafından çizilir ve burjuva düzeninin izin verdiği alanlarda hareket etmeye başlayan her örgüt, istemeden de olsa kendi devrimci içeriğini aşındırır. Yeni bir strateji olarak ileri sürülen yönelim, tam da bu tehlikeyi taşıyan bir hat olarak ortaya çıkmaktadır. İllegal mücadele ikinci plana itilmekte, gizlilik ve örgütsel güvenlik “eski tarz” olarak yaftalanmakta, açık siyaset örgütün ağırlık merkezi haline getirilmeye çalışılmaktadır. Bu, biçimsel bir “çalışma tarzı değişikliği” değil, devrimci bir örgütün tarihsel rolünden kopuşudur.

TDKP’nin çözülüşü bu kopuşun sonuçlarını tarihsel olarak gözler önüne sermiştir. Mücadele biçimi değiştiğinde, kadro tipi de değişir; militan devrimci kadro yerini profesyonel politikacılara bırakır. Kadro tipi değiştiğinde örgüt karakteri çözülür; Leninist-demokratik merkeziyetçilik gevşek ve belirsiz bir kitle partisi modeline dönüşür. Örgüt karakteri değişince strateji de değişir; proletarya diktatörlüğü perspektifi, devrim hedefi ve silahlı mücadele teorisi yerini demokratik reformlara ve parlamenter hedeflere terk eder. Bugün HG’deki mevcut yönelim, TDKP’nin bu tarihsel çözülüş çizgisinin neredeyse aynısıdır. Örgütsel anlayış esnetilmekte, kadro normları gevşetilmekte, yasal parti fikri bir strateji olarak meşrulaştırılmakta ve bu yönelim devrimci bir taktik değil, sanki stratejik bir zorunlulukmuş gibi sunulmaktadır.

Dahası, bugün legalizme yönelmek, 1990’ların koşullarıyla kıyaslandığında çok daha geri bir nitelik taşımaktadır. Çünkü bugün burjuva siyaset alanı her zamankinden daha daralmış, parlamentonun işlevi zayıflamış hatta işlevsiz hale getirilmiş, rejim otoriterleşmiş, legal muhalefetin etkisi en düşük düzeye inmiş durumdadır. Yani tarihsel olarak legalizm’in olanak sağladığı dönem bile kapanmışken, devrimci bir örgütün enerjisini bu alana yönlendirmesi, nesnel koşullar açısından da geri bir tercihtir. TDKP’nin EMEP’e dönüşmesi tarihsel olarak yanlış ama anlaşılabilir bir yönelimdi; HG’nin bugün aynı yolu salık vermesi ise yalnızca teorik bir hata değil, nesnel olarak da çürümüş bir çizginin tekrarıdır.

Bu nedenle HG’nin ileri sürdüğü legalist yönelim, Marksist açıdan açıktan reddedilmesi gereken bir tasfiyeci çizgidir. Devrim stratejisini bulandırmakta, örgütün sınıf karakterini erozyona uğratmakta, kadro yapısını bozmakta ve proletaryanın devrimci mücadelesini burjuva siyasetinin dar sınırlarına hapsetmektedir. TDKP’nin EMEP’e dönüşmesi nasıl devrimci geleneğin tasfiyesi olduysa, bugün HG’de savunulan legalizasyon da aynı tasfiye hattının güncel versiyonudur. Devrimci bir örgütün tarihsel görevi, mücadele biçimlerini burjuva düzenin sınırlarına göre değil, devrimci stratejinin ihtiyaçlarına göre belirlemektir. Bu ilke terk edildiğinde örgüt yalnızca yönünü değil, sınıf niteliğini de kaybeder. Bugün yapılması gereken, EMEP’leşme çizgisini tekrarlayan bu yönelim karşısında devrimci hattı kararlılıkla savunmak, illegal mücadeleyi toplumsal devrim perspektifiyle yeniden merkezileştirmek ve proletaryanın devrimci örgüt geleneğini tutarlı bir biçimde sürdürmektir.

Scroll to Top