HASAN SABBAH VE İSMAİL ÖĞRETİSİ

Yazan: Pavel Korçagin

Tarih yazımı çoğu zaman egemenlerin ideolojik bakış açısıyla şekillenmiştir. Hasan Sabbah ve Nizârî İsmaililer, bu çarpıtılmış tarih yazımının en çarpıcı örneklerinden biridir desek abartmış olmayız. Selçuklu tarihçileri, Abbasi halifeliği yanlısı ulema ve daha sonra Haçlı seferlerine katılan Avrupalı kronikçiler, bu topluluğu “haşhaşi” damgasıyla anarak fanatik, irrasyonel ve uyuşturucu bağımlısı bir tarikat olarak betimlediler. Oysa hem dönemin toplumsal-siyasal koşulları hem de modern araştırmalar, bu söylemin bir manipülasyon olduğunu açıkça göstermektedir. Hasan Sabbah’ın mücadelesi, zulme karşı örgütlü bir inanç topluluğunun varlık savaşıydı. O, merkezi bir devlet kurmayı değil; yerel, örgütlü, halk katılımına dayalı bir özyönetim deneyimini esas aldı. Fedaileri ise suikastlarını uyuşturulmuş bir fanatizmle değil, iman ve adalet bilinciyle gerçekleştirdiler.

İsmaililik, İslam’ın Şii yorumunun önemli bir koludur. İmam Cafer-i Sadık’ın ölümünden sonra imametin Musa el-Kazım’a geçtiğini kabul eden On İki İmamcı çizgiye karşı, Cafer’in oğlu İsmail’i imam sayanlar ayrı bir gelenek oluşturdu. Abbasiler döneminde baskı altında kalan İsmaililer, gizli örgütlenmeler (davet sistemi) ve batınî yorumlarıyla kendilerine özgü bir kimlik geliştirdiler. Hasan Sabbah (1050-1124), Rey’de doğdu, genç yaşta Şii düşünceyle tanıştı, ardından Mısır’daki Fatımi merkezinde eğitim aldı. Burada yalnızca dini öğreti değil, aynı zamanda örgütlenme, davet ve siyasi strateji bilgisini edindi. İran’a döndüğünde, Selçuklu zulmü altındaki İsmaili toplulukların önderi haline geldi ve 1090’da Alamut Kalesi’ni ele geçirerek hem askeri hem de kültürel bir direniş merkezi kurdu.

Selçuklular, Abbasi halifeliğinin koruyucusu olarak Sünni İslam’ı devlet ideolojisine dönüştürmüştü. Bu bağlamda İsmaililer  bir mezhepsel rakip olduğu kadar, siyasal düzen için bir tehdit de sayıldılar. Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün ünlü eseri Siyasetname, Batınîlere karşı sert önlemleri savunur ve onları “fitne odağı” olarak niteler. Selçuklu orduları İsmaili köylerini yakıp yıktı, mallarını talan etti, inançlarını yasakladılar. Bu koşullarda Hasan Sabbah’ın hareketi, bir “mezhepsel sapkınlık” değil, inanç ve özgürlük mücadelesi olarak doğdu.

Hasan Sabbah’ın en dikkat çekici stratejisi, suikast yöntemiydi. Bu eylemler, rastgele şiddet değil; belirli devlet görevlilerine, vezirlere, komutanlara karşı seçici cezalandırmalardı. Çünkü merkezi bir devlete karşı küçük bir grupla ancak bu stratejiyle denge sağlayacağını düşünüyordu. Fedailer, uyuşturulmuş bireyler değil, imanla hareket eden gönüllülerdi. Ki hemen hepsinin ailesi katledilmiş, mallarına el konulmuş, kız çocukları ve eşleri fetvalarla helal “mal” ilan edilmişti. Dolayısıyla Hasan Sabbah’ın öğretileri, fedaileri görevlerini bir iman borcu olarak görmeye yöneltiyordu. Çoğu fedaî, görev sonrası kaçmayı değil, ölümü göze alıyordu. Bu, irrasyonel bir uyuşturucu hali değil, bilinçli bir adanmışlıktı. Suikastlar, Selçuklu zulmünden doğrudan sorumlu olanları hedefliyordu ve böylece küçük bir topluluk, büyük bir imparatorluğa karşı denge yaratıyordu. Modern İsmaili tarihçisi Farhad Daftary, fedailerin bu eylemlerini “siyasi şiddetin rasyonel bir formu” olarak tanımlar. Bu bakış açısı, “haşhaşi” mitinin tarihsel çarpıtma olduğunu teyit eder.

İsmaililere “haşhaşi” adının verilmesi, öncelikle Selçuklu kaynaklarında görülür. Râvendî ve diğer tarihçiler, onları toplum gözünde itibarsızlaştırmak için bu yaftayı kullandılar. Haçlı seferleri sırasında Avrupalı yazarlar, örneğin William of Tyre ve daha sonra belli kaşifler, bu söylentiyi Avrupa’ya taşıyarak daha da abarttılar. Oysa modern araştırmalar, Hasan Sabbah’ın katı bir yaşam disiplini, sade bir hayat tarzı ve keyif verici maddelere karşı kesin bir tavır aldığını ortaya koymaktadır. Bu nedenle “haşhaşi” ithamı, tarihsel gerçeklikle bağdaşmayan egemen ideolojinin bilinçli bir manipülasyonudur. Tıpkı bugün egemenlerin “canlı bomba”  diye tabir ettikleri feda ruhunu manüpile etmeleri gibi…

Alamut, yalnızca askeri bir üs değil, aynı zamanda bir toplumsal özyönetim deneyimiydi. Bölgedeki köylüler, Selçuklu vergilerinden kurtularak kendi üretimini özgürce sürdürdüler. Hasan Sabbah, yöneticilerin sade yaşamasını şart koştu; kendisi ömrü boyunca lüks ve konfordan uzak yaşadı. Alamut’ta zengin bir kütüphane vardı. Astronomi, matematik, felsefe çalışmaları yapıldı. Ne yazık ki Moğol istilası sırasında bu eserlerin çoğu yok edildi. Bu bağlamda Alamut, klasik merkeziyetçi bir devlet değil; halkın katılımıyla örgütlenmiş bir özyönetim pratiği olarak anlaşılmalıdır.

Modern tarihçiler, bu mirası farklı açılardan değerlendirmiştir. Bernard Lewis, Hasan Sabbah ve İsmaililerin Batı’daki “Assassin” imajının büyük ölçüde efsanelerden beslendiğini vurgular. Farhad Daftary, İsmaililerin disiplinli örgütlenmesini, inanç temelli fedailiğini ve Alamut’un kültürel önemini ayrıntılı biçimde işler. Marshall Hodgson, İsmaili hareketini “küçük toplulukların büyük imparatorluklara karşı direnişi” olarak yorumlar. Bu modern değerlendirmeler, klasik kaynaklardaki çarpıtmaları dengeleyerek Hasan Sabbah’ın hakiki tarihsel rolünü daha görünür kılar.

Hasan Sabbah’ın hareketi, bugün açısından  “ezilenlerin özyönetim pratiği” olarak okunabilir mi! En azından tartışılabilir. Küçük ama örgütlü bir topluluk, büyük bir imparatorluğun zulmüne karşı varlığını koruyabilmiştir. Bu deneyim bize şunu öğretir aslında: İnanç ve disiplin, örgütlü bir halk hareketi için temel güç kaynaklarıdır; egemenler, ezilenlerin direnişini itibarsızlaştırmak için tarihsel manipülasyonlara başvurur; halkın yerel özyönetim deneyimleri, merkezi otoritelere karşı tarih boyunca güçlü bir alternatif olmuştur.

Hasan Sabbah ve Nizârî İsmaililer, tarihte “haşhaşi” yaftasıyla karalanmış olsalar da, gerçekte inançla yoğrulmuş, halkın katılımına dayalı bir direniş örgütlenmesi kurdular. Fedaileri, inançla biçimlenen görev bilinciyle hareket ettiler; Alamut ise hem bir özgür alan hem de bir bilgi merkezi olarak tarih sahnesinde yer aldı. Onların mirası, yalnızca İsmaili topluluğun değil, ezilenlerin örgütlü direniş geleneğinin de bir parçasıdır. Bugün Hasan Sabbah’a hak ettiği yerden bakmak, tarihin manipülasyonlarına karşı hakikati savunmak ve halkların mücadele mirasını sahiplenmek anlamına gelir.

Ki son olarak şunu da eklemek gerekir ki, Hasan Sabbah öldüğünde üstünde ki libasından başka hiçbir şeyi yoktu. Tek mirası Alamut ve örgütlediği direnişti.

Scroll to Top