Yazan. Abidin Demir
“Benerci biliyordu ki bir yoldaşını öldürmeden önce, bir yoldaşını vurmak için hedefe konmadan önce, insan kendini öldürmelidir.”
Nazım Hikmet

Bugün devrimci saflarda, en büyük düşman her zaman karşıdan değil, içeriden, sızdırılmış bir bozgunculukla da ilerlemektedir. Kaleminden irin damlayan klik odakları, örgütsel denetimi ve ideolojik açıklığı reddederek, siyasi hesapların sisinde devrimci bireyleri hedef almakta; halkın evlatlarını bir kelimeyle yıkıma sürüklemektedir: Ajan!
“Ajan” suçlaması, devrimci hareketin en ciddi ithamıdır. Bu suçlama, yalnızca bir kişiye değil, o kişinin sınıf içindeki onuruna, mücadele mirasına, geçmiş direnişine, halk nezdindeki konumuna yöneltilmiş doğrudan bir saldırıdır. Bu nedenle her gerçek komünist parti, bu suçlamayı en ağır disiplin mekanizmalarına tabi kılmış; delilsiz, ispatsız, keyfi biçimde yapılmasını karşı-devrimci bir sabotaj olarak tanımlamıştır.
Marksist-Leninist-Maoist çizgide bu ilke açıktır: Ajan suçlaması belgesiz, kanıtsız, siyasi gerekçelerle yapılamaz. Lenin, bu konuda tereddüde yer bırakmayacak biçimde uyarır:
“Suçluluk kanıtlanmadıkça hiçbir partili ajan olarak itham edilemez. Bu tür ithamlar ancak açık, denetlenebilir, somut delillerle yapılabilir. Aksi takdirde suçlayan karşı-devrimci olur.”
Bu yaklaşım, sadece bireysel hakları korumaz; devrimci örgütün bütünlüğünü, iç güvenliğini ve kolektif mücadele ruhunu da korur. Oysa bugün bazı yapılar, bu ilkeyi ayaklar altına alarak, iç tartışmalarda üstünlük kurmanın, hizipsel tasfiye planlarını hayata geçirmenin aracı haline getirmiştir ajan yaftasını. Bu bağlamda delilsiz yafta bir kişisel intikam biçimi, kliksel hesaplaşmanın silahıdır ve sonuçları halk düşmanlarının bile başaramayacağı düzeyde bir yıkım yaratmaktadır.
MKP 1. Kongresi bu nedenle tarihi bir karara imza atmış; delilsiz ajan yaftasını partide “en ağır karşı-devrimci suç” olarak tanımlamıştır:
“Partide delilsiz ajan suçlaması karşı-devrimci bir eylemdir. Bu suçlamayı yapan her kim olursa olsun, partinin disiplin mekanizmasıyla yüzleşmeli, cezalandırılmalıdır.”
Bu karar, yalnızca örgütsel bir kural değil, sınıf mücadelesinde yaşanmış tarihsel deneyimlerin damıtılmış sonucudur. 1930’lardan bugüne, Komintern içinde ve Türkiye devrimci hareketinde delilsiz ajan suçlamalarıyla infaz edilen, tasfiye edilen, karalanan yüzlerce devrimci; bu ilkenin hayati önemini kanıtlamıştır.
Bu tablo karşısında susmak, karşı-devrimci pratiğe ortak olmak demektir. Çünkü yafta ile hedef alınan her yoldaş, yalnız başına bir birey değil; halkın umudu, geleceğin savaşçısı ve sınıf mücadelesinin yürütücüsüdür. Bu yüzden her yafta, bir kadroyu değil, bir mücadeleyi hedef alır.
Nazım Hikmet’in Benercisi tam da bu onurla yaşamış, o onuru koruyamayacağı bir ortamda yaşamaya da devam etmemeyi seçmiştir. Benerci, kendisine karşı kurulan kumpasın, dost görünümlü kliklerin örgütlediği imhanın farkındaydı. Ve şiirinde, “bir yoldaşını vurmak için önce kendini öldürmek gerektiğini” söylerken, devrimci vicdanın sınırlarını da çizer.
Bugün kimi yapılar, kendi kliksel meşruiyetini kurmak için, ya da psikolojik savrulmalarını devrimci söylemlerle örtmek adına bu sınırı defalarca çiğnemektedir. Ortada ne belge vardır, ne de örgütsel yargı mekanizması. Ama suçlama vardır. Dedikodu vardır. Gizli belgeler uyduranlar, soyut şüpheler üzerinden yazılar kaleme alanlar, “duyuma dayalı” infaz listeleri hazırlayanlar, bu çürümüşlüğün failidir.
Mao Zedung, bu konuda çok açık konuşur:
“Sınıf mücadelesinde iç düşmanlar olabilir. Ama iç düşmanı teşhis ederken ilk dikkat edilmesi gereken, doğru politik çizgidir. Yanlış çizgiyle yapılan her suçlama, örgütü içeriden çökertir.”
Bu söz, delilsiz suçlamaların yalnızca bireyleri değil, örgütleri de hedef aldığını gösterir. Çünkü yaftanın meşrulaşması, kolektif mücadele ahlakının sonudur. Güvensizlik ortamı yaratmak, kadrolar arasında karşılıklı şüphe üretmek, kliksel suçlamaları siyasallaştırmak-bunların her biri devrimci örgütü içerden çökerten yöntemlerdir.
Bugün bazı yapılar, “ajanları teşhir ediyoruz” adı altında, aslında kendi klik içi tasfiyelerini sürdürüyor. Bu tasfiyecilik, en geri burjuva yöntemlerle yürütülüyor. Kimi bireyler, iftiraya karşı savunma bile yapma imkânı bulamadan “kadro dışı” ilan ediliyor. Hakkında hiçbir belge sunulmadan, “gizli bilgilere sahibiz” denilerek yafta yapılıyor. Bu karşısında susulacak bir tablo değildir.
Çünkü bu pratik, devrimci disiplinin ve iç hukuk mekanizmasının tamamen askıya alındığı bir keyfiyet düzenidir. Ve her keyfiyet, eninde sonunda devrimi değil, karşı-devrimi büyütür.
Bu yozlaşma karşısında, devrimci saflarda mücadele eden her yapının, her yoldaşın açık bir tutum alması gerekir:
Ajan suçlaması varsa, ispatı da olmalıdır.
İspat yoksa, bu suçlamayı yönelten karşı-devrimcidir.
Delilsiz yafta suçtur. Bu suçu işleyenler cezalandırılmalıdır.
Bu çağrı, sadece bir serzeniş değil, bir sınıf tavrıdır. Çünkü devrimci etik, “sınıf düşmanını vurmak için önce yoldaşa doğrultulan silahı yere bırakma” kararlılığıdır. Benerci, dostlarının suskunluğu içinde öldü. Ama bu ölüm, onurlu bir suskunluktu. Onu hedef alanların suskunluğu ise korkaklığın, işbirlikçiliğin ve kliksel ihanetin ürünüydü. Bugün bir daha kimse Benerci gibi ölmeye mecbur bırakılmamalıdır. Devrimci örgütlerde yaşatılması gereken şey; onurla, disiplinle, kolektifle yaşamaktır.
Bugün kliksel düşmanlıkla, öznel duygularla, kişisel hasetle bir devrimciyi karalamaya yeltenen herkes, yalnızca o bireyin yaşamına değil, sınıf mücadelesinin ortak değerlerine de saldırmaktadır. Bu saldırı affedilmemelidir. Devrimci yargı süreci işletilmeli, belgeyle hareket edilmeli, suçlama varsa kamuoyuna sunulmalı; aksi hâlde susulmalıdır.
Ve son olarak tarihe bir not düşülmelidir:
Delilsiz suçlama yapanlar tarihsel olarak mahkûm olacaklardır.
Bu mahkûmiyet yalnızca yazılarda değil, halkın bilincinde gerçekleşecektir.
Ve gerçek devrimciler, bir kişinin bile onuruna sahip çıkmadığında tüm bir geçmişin çöpe atıldığını bilir.
Benerci öldü.
Ama Benerci’nin onuru yaşamaya devam ediyor.
Onu yaşatmak, kliklerin karşısında gerçeği savunmaktan geçiyor.


