Yazan: Abidin Demir

Emperyalist merkezlerin doğrudan yönlendirmesiyle, Türkiye’nin siyasal yapısı on yıllardır aşama aşama yeniden dizayn edilmekteydi. Ancak son süreçte yaşananlar, bu dönüşümün artık alttan alta değil, doğrudan ve pervasızca yürütüldüğünü; yeni rejimin rıza üretme araçlarının ise “barış”, “kardeşlik”, “demokrasi” gibi içi boşaltılmış ve düzen tarafından araçsallaştırılmış kavramlar üzerinden işletildiğini açıkça ortaya koymuştur. AKP-MHP iktidar bloğu, bir yandan kendi tabanını dini ve milliyetçi hamasetle konsolide ederken, diğer yandan Kürt ulusal hareketinin kimi reformist damarlarını bu projeye eklemleyerek İslamcı faşist restorasyonu tamamlamaya çalışmaktadır. Bu restorasyon süreci, bir “yeni anayasa” gündemi üzerinden meşrulaştırılmakta, toplumsal muhalefet ise mezhepçilik, ümmetçilik ve kimlikçi reformizm kıskacında etkisizleştirilmektedir.
Bugün saray rejimi tarafından “kardeşlik”, “demokratik anayasa”, “yeni Türkiye” gibi adlarla yürütülen siyasal mühendislik; ne halkların özgürlüğüne ne de ezilen sınıfların eşitliğine hizmet etmektedir. Tersine, tüm bu söylemler, gerçekte sömürücü sınıfların mutlak tahakkümünü garanti altına almayı amaçlayan teokratik-faşist bir devlet tasarımıyla iç içe geçmiştir. “Kürtlerle barış” adını verdikleri şey, Kürt halkının ulusal haklarının tanınması değil, bu hakların bir din kimliği içinde eriyerek teslimiyete zorlanmasıdır. Kürt ulusal hareketinin reformist çizgisi ise, bu tuzağa gönüllü biçimde iştirak etmektedir. Bugün DEM Parti’nin AKP’nin yeni anayasa arayışlarına gösterdiği “yapıcı” yaklaşım, bu reformist teslimiyetin açık bir göstergesidir. Üstelik bu yaklaşım, emperyalist merkezlerle uyumlu, Rojava’daki ABD güdümlü entegrasyonla da birebir örtüşmektedir.
Bu bağlamda, AKP-MHP rejimiyle çeşitli biçimlerde iş tutan, onların restorasyon sürecine entegre olan her eğilim; ister “muhalif” sıfatı taşısın ister “demokratik özerklik” nutukları atsın, özünde tekelci burjuvazinin çıkarlarına yedeklenmiş birer oportünist hiziptir. Özellikle son yıllarda legal sol içinde ve Kürt ulusal hareketine yakın devrimcidemokrat çevrelerde yoğunlaşan “çözüm süreci romantizmi”, barış adına sınıf mücadelesinin ertelenmesi, din kardeşliği adına anti-laik söylemlerin içselleştirilmesi; yalnızca ideolojik bir sapma değil, devrimci görevlerden bilinçli bir kaçıştır. Bu kaçış, bugün devrimci hareketin tarihsel olarak kazandığı mevzileri, liberalizmle ve kimlikçi düzen içi çözümlerle eritme sonucunu doğurmaktadır.
Öte yandan, AKP-MHP bloğunun yürüttüğü yeni anayasa hamlesi, burjuva parlamentarizmin sınırlarını dahi yok etmeyi hedefleyen, halkın iradesini bir kişi iktidarına teslim etmeyi hedefleyen bir mutlakiyetçi projedir. Ancak burada dikkat çekilmesi gereken husus, bu projenin yalnızca bir “AKP projesi” olmadığıdır. Tüm tekelci burjuvazi, devlet aygıtı içerisinde Kemalist olsun, İslamcı olsun, milliyetçi ya da liberal görünümlü tüm klikler, bu dönüşümün çeşitli alanlarında yer almakta, bu projeye ideolojik ya da siyasal olarak eklemlenmektedir. Bugün burjuva muhalefetin “sivil anayasa”, “kuvvetler ayrılığı”, “parlamenter sistem” gibi söylemleri; ne bu rejimi durdurabilir ne de halkın çıkarlarını koruyabilir. Çünkü bu söylemler, esas olarak Cumhuriyet’in kurucu paradigmasına dönüş çağrısıdır ve bu paradigma, başından itibaren halklara değil, egemen sınıflara hizmet etmiştir. Bu yüzden çözüm Kemalizmde değil, onun ideolojik ve siyasal reddinde aranmalıdır. Cumhuriyet’in baştan aşağı faşist karakterini çözümlemiş olan Kaypakkaya’nın çizgisi, bu bağlamda bugün daha da günceldir. Ne eski rejime dönmek ne de AKP’nin yeni rejimine yedeklenmek; bu ikisinin dışında, halkların devrimci öz örgütlülüğünü esas alan bir çizgi inşa etmek zorunludur.
Tam da bu nedenle, başta Kürt halkı olmak üzere tüm ezilenlerin haklarını savunduğunu iddia eden, ancak bu uğurda devrimci ideolojik netliği terk eden çevreler, bugün samimi bir özeleştiriye davet edilmelidir. Barış adına burjuvazinin düzenine yedeklenmek, kardeşlik adına faşist anayasaya kapı aralamak, “çözüm” adına emperyalist projelere payanda olmak, devrimcilik değil, reformist entegreciliktir. Bugün DEM Parti’yle yakın ilişki içinde olan kimi devrimci-demokratik yapılar, artık bu çizgiyi terk etmelidir. Çünkü bu çizgi, halkların kurtuluşuna değil, teslimiyetin teorisine dönüşmüştür.
Gelinen aşamada, bu rejimle uzlaşmayı ya da bu rejim içinde reform arayışını esas alan her yaklaşım çökmüştür. Devrimci çizgi, bir kez daha kendi bağımsız ideolojik-siyasal hattına dönmek zorundadır. Bu; halkın doğrudan öz örgütlenmesini, sınıf temelinde mücadeleyi, anti-emperyalist hattı esas alan bir çizgidir. Ne sarayın ümmetçi anayasası ne Cumhuriyet’in tekçi devlet yapısı ne de emperyalizmin bölge planları halklara özgürlük getirecektir. Özgürlük; ancak halkların kendi öz örgütleriyle, kendi sınıfsal çıkarları doğrultusunda kuracakları birleşik devrimci cepheyle mümkündür.
Bugün yapılması gereken şey bellidir: Geride kalan yılların hatalarından, uzlaşmacılığın yol açtığı ideolojik deformasyondan, oportünist romantizmden ders çıkarmak ve devrimci çizgiyi yeniden ayağa kaldırmaktır. Öz örgütlenmeye dönerek, sınıf mücadelesine yeniden ve bütün gücümüzle sarılarak, halkların kardeşliğini ancak devrim temelinde kurabileceğimiz gerçeğini yeniden kavrayarak yürümeliyiz. Bugün çağrımız; kimlikçiliğe, liberalizme ve legalist teslimiyete bulaşmış tüm devrimci yapıların, bir özeleştiriyle ayağa kalkması ve sınıf savaşının ideolojik-siyasal merkezine yeniden yerleşmesidir. Çünkü bu halkların kurtuluşu; ancak devrimci özne olma iddiasını taşıyanların devrime sadakatle bağlı kalmasıyla mümkündür. Ve sadakat, uzlaşmakta değil, savaşmaktadır.


