KIRDAN KENTE AKAN IRMAK: ESAS VE TALİ ALANIN DİYALEKTİĞİ ÜZERİNE

Yazan: Abidin Demir

“Ölüme giderken bile, Sevdayı elden bırakmadık.” (Nikola Vaptsarov)

Toprak, bazen susar. Öyle bir susar ki, üzerine dökülen kanı bile sessizce emer. Şehirler, kalabalıkların içinde boğulurken kırlar usulca bekler. Beklemek, yalnızca bir sabır hali değildir; beklemek, bazen bir halkın tarihini yeniden yazmaya başlamasıdır. Bu tarih, sadece pusuların, barınakların, geri çekilişlerin içinde yazılmaz; o, aynı zamanda kentlerin sokaklarında, fabrikaların sirenlerinde, üniversite amfilerinde, mahallelerin dar sokaklarında da yazılır. Devrimci savaş, yalnızca kırın sessizliğinde yankılanan bir silah sesi değil; bütün bir halkın damarlarına işlemiş, her alanda devrimi stratejik olarak örgütleyen bir bilinç düzeyi, bir çizgidir. Bu çizgi, salt coğrafyayla değil, esasla ilgilidir; kırda ya da kentte, dağda ya da mahallede, nerede yürütülürse yürütülsün, yönünü politik ihtiyaçların ve devrimci zorunlulukların belirlediği stratejik bir hattır.

Lenin, Bolşeviklerin en zor anlarında dahi şu yalın gerçeği hatırlatıyordu: “Politika, ekonomik temelin yoğunlaşmış ifadesidir.” Bu söz, devrimci mücadelenin hangi alanda esas, hangi alanda tali olduğunu tayin etmenin bilimsel temelini verir. Esas alan, devrimi ilerletecek ve kopuşu örgütleyecek olan alandır; tali alan ise, onun hizmetinde ve destekleyici konumundadır. Ne esas alan tali alan olmadan ayakta durabilir, ne de tali alan esasın yerine geçebilir. Sorun, bu ilişkinin bozulduğu, tali olanın kendisini esaslaştırdığı veya esas olanın tek başına stratejinin bütününü temsil ettiği koşullarda başlar. Bugün Türkiye devrimci hareketinin en yakıcı sorunlarından biri de budur.

Türkiye’nin toplumsal yapısını doğru kavramak, bu tartışmada tayin edici bir noktadır. Türkiye ne yarı-feodal ne de yarı-sömürgedir; Türkiye bağımlı kapitalist bir ülkedir. Yani, kapitalist üretim tarzı egemen hale gelmiştir; fakat bu kapitalizm bağımsız bir ulusal kapitalizm değildir, emperyalizme eklemlenmiş, dışa bağımlı bir kapitalizmdir. İthal ikameci dönemden ihracata dayalı neoliberal modele geçişle birlikte, özellikle 1980 sonrası, tarımın çözülüşü hızlanmış, köylülük çözülerek kentlere göç etmiş, proletaryanın bileşimi dönüşmüş, sanayi işçiliği ile hizmet sektörünün iç içe geçtiği yeni bir sınıfsal yapı ortaya çıkmıştır. Fuat Ercan’ın işaret ettiği gibi, “Türkiye kapitalizminin bağımlı niteliği, sermaye birikiminin iç dinamiklerinin sürekli dış bağlantılarla belirlenmesini zorunlu kılmaktadır.” Bu bağımlılık, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda politik ve askeri bir bağımlılıktır. Özgür Müftüoğlu’nun belirttiği üzere, “Türkiye işçi sınıfı, küresel kapitalist sistemin yeniden yapılanması sürecinde esnek üretim ilişkilerinin ve güvencesizliğin en yoğun yaşandığı kesimlerden biri haline gelmiştir.” Bu tablo, bize kır ile kent arasındaki ilişkinin artık klasik feodal bir çözümleme ile anlaşılamayacağını gösterir.

Mao’nun halk savaşı teorisi, kırları esas alan bir stratejik hat geliştirmişti; çünkü Çin’in toplumsal yapısı ağırlıklı olarak feodal ilişkilerin hüküm sürdüğü bir köylü toplumuydu. Türkiye’de ise mesele farklıdır: köylülüğün devrimdeki rolü hâlâ küçümsenemez; zira hâlâ geniş bir kır nüfusu vardır, ancak proletaryanın toplumsal ağırlığı çok daha belirginleşmiştir. Bu nedenle halk savaşı, Türkiye’de salt kır merkezli bir strateji olarak değil, kır ile kent arasında kurulacak devrimci bir diyalektik olarak kavranmalıdır. Lenin’in 1905 Devrimi üzerine yazdıkları burada yol göstericidir: “Proletarya yalnızca işçi sınıfının değil, bütün devrimci halkın öncüsü olmalıdır. Köylülerin desteğini almadan işçi sınıfı zafer kazanamaz.” Bu, esas alanın proletaryanın önderliğiyle kurulacağını; fakat tali alanların (yerel yönetimler, kitle çalışmaları, legal-demokratik bütün araçlar) bu önderliği tamamlayıcı nitelikte olduğunu gösterir.

Esas ve tali alanın diyalektiğini anlamak, devrimci stratejiyi reformizmden ve maceracılıktan korumanın yegâne yoludur. Reformizm, tali alanı esaslaştırarak, özellikle legal görünümlü politik faaliyetleri devrimin merkezine koyar. Parlamenter mücadele, sendikalizm veya demokratik dernek çalışmaları kendi başına esas ilan edildiğinde, halk savaşının özünü boşaltır, devrimci mücadeleyi liberal-demokratik taleplerin sınırına hapseder. Stalin’in dediği gibi, “Devrim yalnızca bir sanat değil, aynı zamanda bir bilimdir.” Bilim, hangi dönemde hangi alanın esas, hangi alanın tali olduğunu saptamakta nesnel koşulları esas alır. Nesnel koşulların üzerinde şekillenen öznel tercihler değil, maddi zorunluluklar stratejiyi belirler.

Diğer uçta ise maceracılık vardır: kırda yürütülen silahlı mücadelenin kendisini stratejinin bütünü olarak ilan etmesi, halk savaşını dar anlamda bir “gerilla savaşı”na indirger. Mao’nun şu sözleri, bu anlayışı çürütür: “Gerilla savaşı, geniş halk kitlelerine dayanır ve ancak onların aktif desteğiyle zafere ulaşabilir.” Buradaki destek yalnızca lojistik bir dayanışma değildir; kitlelerin ideolojik, politik ve örgütsel seferberliği demektir. Eğer kentteki faaliyetler, ideolojik çalışma, propaganda, örgütlenme ve direnişler tali alan olarak doğru biçimde örgütlenmezse, kırdaki mücadelenin de nefesi kesilir.

Türkiye’de devrimci hareketin tarihsel deneyimleri, esas-tali ilişkisinin doğru kurulmadığında ne tür tasfiyeci sonuçlar doğurduğunu açıkça göstermektedir. 1970’lerin sonlarında, kimi yapılar silahlı mücadeleyi tek yanlı bir maceracılığa dönüştürerek kitle çalışmasını ihmal etmiş; kimileri ise legal demokratik örgütlenmeleri esaslaştırarak devrimci özden kopmuştur. Bugün de benzer bir tehlike vardır: legal alanlarda faaliyet yürüten kimi kadrolar, bu alanı kendi varlıklarının yegâne zemini haline getirmekte, esas ile bağlarını koparmaktadır. Bu eğilim, çoğu zaman “pratikçilik” adı altında kendini gösterir. Oysa bu pratikçilik, devrimci hattın esasını örmekten çok, güncel ve kolay olanla oyalanmayı ifade eder. Lenin’in uyarısı bugün daha yakıcıdır: “Devrimci teori olmadan, devrimci hareket olmaz.” Teorinin rehberliği olmadan, hangi alanın esas, hangi alanın tali olduğu doğru saptanamaz.

Esas alan, devrimin temel örgütlenme hattıdır. Bu, bağımlı kapitalist Türkiye koşullarında silahlı, illegal mücadele zeminidir. Tali alanlar ise legal araçlar, sendikalar, dernekler, kitle çalışmaları ve kentte yürütülen politik faaliyetlerdir. Ama bu alanların hepsi, illegal merkeze tabidir; onun yönlendirmesiyle anlam kazanır. Legal alan, esas olanın yerine geçmeye kalktığında, devrimci çizgi çürür. İdeolojik berraklık burada belirleyici önemdedir. Mao’nun dediği gibi, “Küçük hatalar düzeltilir; büyük sapmalar ise mücadeleyle aşılır. Partinin canlılığı, sürekli iki çizgi mücadelesinden doğar.” Bugün de devrimci hareketin canlılığı, esas ile tali arasındaki diyalektiğin devrimci temellerde kurulmasına bağlıdır.

Türkiye’nin sınıfsal yapısı, kır ile kenti birbirine bağlayan bir mücadele hattını zorunlu kılmaktadır. Kentlerde işçi sınıfının kitlesel seferberliği, kırda yürütülen silahlı mücadelenin stratejik esasını tamamlayan bir damar olarak örgütlenmelidir. Ne yalnızca kır merkezli bir strateji, ne de yalnızca kent merkezli bir devrimci hat tek başına yeterlidir. Halk savaşı, bütün bir halkın ayağa kalkışı, kırdan kente akan bir ırmağın devrimci stratejiyle birleşmesidir. Bu ırmak, yalnızca toprakta değil, düşüncede, siyasette, kitlelerin örgütlü gücünde de akmalıdır.

Bugün devrimcilerin görevi, esas ile tali arasındaki diyalektiği yeniden kurmaktır. Esas alanı ihmal ederek devrimi örgütleyemeyiz; tali alanları küçümseyerek de devrimi hızlandıramayız. Biri diğerinin yerini almaya kalktığında, geriye kalan şey halk savaşı değil, bir yanılsama olur. KP’nin 1. Kongresi’nin tarihsel önemi, tam da bu noktada yatar: halk savaşının stratejik niteliğini kavramak ve buna uygun bir örgütlenme perspektifi ortaya koymak. Bu perspektif, kır ile kenti birbirini besleyen iki cephe olarak konumlandırır.

Sonuçta, halk savaşı yalnızca bir yöntem değil, bir devrimci çizgidir. O çizgi kırda da yürür, kentte de. Ama yönünü, yalnızca halkın kurtuluşuna adanmış devrimciler çizebilir. Ve şimdi, bu yolun başında, biliyoruz ki: bir gün ellerimiz kopsa bile yaşarız, çünkü o eller, halkın yarınını örgütlemek için açılmıştır bir kez. O eller, artık bir halktır.

Scroll to Top