Yazan: Abidin Demir

Tarih, sınıflar mücadelesinin kanla, ateşle ve bilinçle yazılmış bir aynasıdır. Bu aynada Stalin’in adı, devrimin zirvelerinden yankılanan bir çelişkinin adı olarak parlamaya devam eder: Bir yanda sosyalizmin inşasında gösterilen kararlılığın, diyalektik materyalizmin pratikteki uygulamasının simgesi; diğer yanda ise bürokratik deformasyonun, hataların ve katılaşmanın sembolü olarak görülen bir figür. Bu ikili karakter, yalnızca Stalin’in kişisel tarihine değil, bütün Marksist-Leninist-Maoist (MLM) hareketlerin tarihsel tartışma zeminine kazınmıştır.
Lenin, devrimci teorinin yalnızca doğru fikirlerden değil, “doğru pratiğe yön veren bir devrimci tutumdan” beslendiğini vurgular. Ona göre “devrimci teori olmadan devrimci hareket olmaz”. Stalin’in yükselişi tam da bu teorik zorunluluğun tarihsel karşılığı olarak belirmiştir. Lenin’in ölümünden sonra Bolşevik Parti’nin ideolojik birliğini koruma, proletarya diktatörlüğünü sağlamlaştırma ve sosyalizmin ekonomik temelini inşa etme görevi Stalin’in omuzlarındaydı. Bu tarihsel bağlam, Stalin’in düşüncesini bir “kişisel otorite” meselesi olmaktan çıkarıp, sınıf mücadelesinin belirli bir evresine oturtur.
Marksist-Leninist-Maoist hareketlerin çoğu için Stalin, “Leninizmin sadık savunucusu ve sosyalizmin ilk inşacısı” olarak kabul edilir. Fakat Mao Zedung’un da belirttiği gibi, “Stalin büyük bir Marksisttir, fakat hatasız değildir. Onun hataları, Marksizmin bütününe değil, uygulamasındaki tek yanlılığa aittir”. Mao’nun bu tespiti, Stalin’in tarihsel rolünü bütünüyle reddetmeden eleştirel bir sahiplenme biçimini tarif eder. Bu sahiplenme, sonrasında gelişecek MLM hareketlerin Stalin’e bakışının da özünü oluşturur.
Stalin’in en önemli katkılarından biri, Lenin’in emperyalizm çözümlemesini sistematik bir biçimde devlet inşası sürecine uygulamasıdır. Leninizmin İlkeleri Üzerine adlı eserinde, “Leninizm, proletaryanın devrimci diktatörlüğü teorisinin geliştirilmesidir”der. Bu vurgu, devrimin yalnızca iktidarın alınması değil, iktidarın sınıfsal içeriğinin korunması anlamına geldiğini ortaya koyar. Stalin, bu yönüyle proletarya diktatörlüğünü “devlet biçimi” olarak değil, “sınıf mücadelesinin bir aşaması” olarak anlamıştı.
Bu bakış, Mao Zedung’un “devrim süreklidir” teziyle doğrudan bağlantılıdır. Mao, Stalin’in sosyalizmi “kapitalizmle tam kopuş” olarak tanımlamasını kabul eder, ancak onun sosyalizmin iç çelişkilerini yeterince derinleştirmediğini söyler. Mao’nun şu sözleri, bu farkın en berrak ifadesidir: “Stalin, sınıfların sosyalizm altında ortadan kalktığını sandı. Oysa çelişki, sosyalizmin itici gücüdür. Sosyalist toplumda da burjuvazi kalıntıları, ideolojik kalıntılar, üretim ilişkilerindeki eşitsizlikler vardır”.
Stalin’in düşüncesi, bu anlamda Maoizm’in doğuşu için hem zemin hem de sınır oluşturmuştur. Mao, Stalin’i eleştirirken bile onu bir “öğretmen” olarak tanımlar. 1956’daki Sovyet Komünist Partisi 20. Kongresi’nde Nikita Kruşçev’in Stalin’e yönelik “kişisel putperestlik” eleştirisine karşı Mao, “Biz Stalin’e düşman değiliz. Onun hatalarını biliriz ama onun devrimci mirasını inkâr edemeyiz” diyerek tarihsel bir ayrım çizgisi çekmiştir.
Bu tavır, Çin devriminin karakterini de belirlemiştir. Mao, Sovyetler Birliği’nin çözülüşüne yol açan revizyonizmin temelinde, “sınıf mücadelesinin sosyalizm koşullarında da sürdüğünü unutan” bir anlayışın bulunduğunu savunmuştur. Bu düşünce, sonrasında dünya MLM hareketlerinin ideolojik omurgasına dönüşmüştür. Filipinler’den Nepal’e, Hindistan’dan Türkiye’ye uzanan Maoist partiler, Stalin’in mirasını Mao’nun eleştirileri ışığında yeniden yorumlamışlardır.
İbrahim Kaypakkaya’nın analizleri bu noktada belirleyici bir örnektir. Kaypakkaya, 1972 tarihli Kemalizm Üzerine yazısında, “Stalin, proletarya diktatörlüğünü sağlamlaştırırken küçük burjuvazinin ideolojik etkisini tam olarak kırmayı başaramamıştır; ama onun hatalarını revizyonizm diye lanetlemek, burjuvazinin işidir”der. Bu, Stalin’e dair Maoist-Leninist yaklaşımın Türkiye’deki en net ifadesidir: Eleştirir ama sahiplenir, çünkü Stalin’in hataları, devrimci pratiğin içinde değerlendirilir.
Kaypakkaya, Stalin’in “ulusal sorun” konusundaki yaklaşımını da büyük oranda benimser. Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun adlı eserinde, ulusu “dil, toprak, ekonomik yaşam ve kültürel birlik temelinde tarihsel olarak oluşmuş bir topluluk” olarak tanımlar. Bu tanım, Lenin’in ulusal hareketlere ilişkin ilkesel yaklaşımını diyalektik biçimde somutlar. Kaypakkaya da bu tanımı Türkiye koşullarına uyarlamış, Kürt ulusunun varlığını tanımayan tüm eğilimleri “şoven” olarak nitelemiştir. Böylece Stalin’in teorik çerçevesi, Türkiye devrimci hareketinin en ileri halkası tarafından yeniden sahiplenilmiştir.
Bugün MLM hareketlerin Stalin’e dair tartışmaları, temelde üç noktada düğümlenir:
(1) Stalin’in sosyalizmin inşasındaki tarihsel rolü,
(2) hatalarının niteliği ve sınıf karakteri,
(3) bu hatalardan çıkarılan derslerin devrimci pratiğe nasıl dönüştürüldüğü.
Birinci başlıkta hemen hemen tüm Maoist hareketler ortaktır: Stalin’in sosyalizmi ilk defa kuran, proletarya diktatörlüğünü somutlaştıran önder olduğu kabul edilir. Stalin, sanayileşme hamlesiyle Sovyetler Birliği’ni feodal kalıntılardan arındırmış, üretim araçlarının toplumsallaşmasını sağlamış, emperyalizme karşı ulusal direnişin en güçlü kalesini yaratmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nda faşizmin yenilgisinde oynadığı rol, sadece askeri değil, tarihsel olarak da belirleyici olmuştur.
İkinci başlıkta, Maoist eleştiri devreye girer. Mao, Stalin’in kimi uygulamalarının “diyalektik yöntemin tek yanlı kullanımı” olduğunu belirtir. Örneğin, sınıf düşmanına karşı mücadelede uygulanan sert yöntemlerin, bazen sınıf içi farklılıkları da aynı kategoriye soktuğunu söyler: “Stalin düşmanlarını yok etti ama dostlarını da bazen aynı ölçüyle yargıladı. Bu, devrimci enerjiyi korumak yerine kısmen köreltti”. Ancak Mao hemen ardından şunu da ekler: “Yine de, Stalin olmasaydı sosyalizmin temelleri olmazdı.”
Üçüncü başlık ise, modern MLM hareketlerin ideolojik yönelimini belirler. Hindistan Komünist Partisi (Maoist) belgelerinde, Stalin’in hatalarının “devrimci disiplinin yerine bürokratik mekanizmanın konulması” olarak özetlendiğini görürüz; ancak aynı belgeler, “Stalin’in hataları, burjuvazinin değil proletaryanın hatalarıdır” diyerek net bir sınıf ayrımı yapar. Bu formül, Mao’nun “hata da sınıfsaldır” anlayışını pratiğe taşır.
Bugün Filipinler Komünist Partisi’nin (CPP) teorik belgeleri, Stalin’in mirasını doğrudan sahiplenir: “Stalin, Marksizm-Leninizmin ikinci büyük geliştiricisidir. Onun katkıları, sosyalist ekonominin inşası ve emperyalizme karşı mücadele alanında eşsizdir”. Benzer biçimde Nepal Komünist Partisi (Maoist) de, Stalin’in tarihsel rolünü olumlayarak ancak sosyalizmde sınıf mücadelesinin sürekliliğini merkeze alarak kendi yolunu çizmiştir.
Bu bağlamda Stalin, MLM hareketler için bir “ideolojik pusula” değilse bile bir “tarihsel referans noktası” olmaya devam eder. Onun adı, devrimci hareketlerin iç tartışmalarında, genellikle “saf Marksizme dönüş” çağrısıyla birlikte anılır. Stalin’i reddeden her eğilim, çoğu zaman reformizme, sosyal demokrasiye ya da revizyonizme yönelmiştir.
Mao’nun şu cümlesi, Stalin’in tarihsel konumunu özetler: “Stalin’in yüzde yetmişi doğrudur, yüzde otuzu hatalıdır. Onu inkâr eden, o yüzde yetmişin üzerinde yükselen devrimci tecrübeyi inkâr eder.” Bu ölçü, Maoist hareketlerin Stalin’e ilişkin genel tutumunu belirler.
Stalin’in ideolojik önemi, yalnızca Sovyetler Birliği ile sınırlı değildir. Onun Marksizm-Leninizme getirdiği “pratik örgütlenme disiplini”, proletarya partisinin yapısal formunu belirlemiştir. Lenin’in “devrimci parti, profesyonel devrimciler örgütüdür” tezi, Stalin’in döneminde somut bir aygıta dönüşmüştür. Bu yapı, Maoist örgütlenme modeline de ilham vermiştir. Mao’nun “kitle çizgisi” ilkesine rağmen, parti disiplininin merkezîliği Stalin’in etkisini taşır.
Türkiye’de TKP-ML, MKP ve TİKKO gibi örgütlerin ideolojik belgeleri de bu hattı sürdürür. TKP-ML’nin Parti Programı’nda şu ifadeler yer alır: “Stalin, proletarya diktatörlüğünün inşasında kararlılığın sembolüdür. Onun hatalarını inkâr etmeden, Marksizm-Leninizmin yaratıcı biçimde geliştirilmesi Mao Zedung tarafından tamamlanmıştır.” Bu, Maoist hareketin Stalin’e bakışının klasik formülasyonudur: Eleştirerek sahiplenmek.
Stalin’in devrimci mirası, emperyalizm çağında devrimci pratiğin hâlâ canlı bir kaynağıdır. Çünkü Stalin’in en temel öğretisi şudur: “Kapitalizmin restorasyonuna karşı mücadele, sınıf mücadelesinin sosyalizmde de devam ettiğinin bilincidir.” Bu bilinç, bugün dahi MLM hareketlerin ideolojik kılavuzudur.
Bugünün dünyasında Stalin’in adı, liberal solun ideolojik saldırısına uğrasa da, MLM hareketler için bir “yeni doğuş” çağrısının parolasıdır. Çünkü Stalin’i anlamak, sosyalizmin tarihini anlamaktır; sosyalizmin tarihini anlamak, devrimin geleceğini kavramaktır.


