MARKSİZM VE BÜYÜK PROLETER KÜLTÜR DEVRİMİ 3

Yazan: Bager Rayber

İrili ufaklı yüzlerce akarsuyun oluşturduğu, muazzam bir güç ile yol alan ırmaklar; gideceği yere varmak için uzun bir yolculuğa çıkar ve sayısız engel ile zorlukları aşarak hareket ederler. Dağlar, ovalar, sarp kayalıklar, çorak topraklar, aşırı sıcaklık, kuraklık ve insan kaynaklı çevre kirliliği vb. gibi birçok zorluk, yol üzerinde bir ırmağı bekleyen güçlükler arasındadır. Irmak akarak yoluna devam ederken, sadece bu zorlukları aşmakla kalmaz üzerinden geçtiği her toprak ve kaya parçasından verimli mineralleri aşındırarak kendisiyle birlikte hareket ettirip, başka bir bölgeye taşır. Ondandır ki; ırmakların çevresi türlü bitki çeşitliliği ile birlikte, zengin bir yaşam alanına sahiptir. Irmağın bu denli dolu bir yaşam barındırmasının ana sebebi, o ırmağın tek bir koldan beslenmeyip, kendisini oluşturan irili ufaklı birbirinden farklı yerlerden akıp gelen ayrı kollar ve taşıdığı zengin tortudan kaynaklıdır. Güç ve çeşitlilik bu farklılığın özenli birleşiminden açığa çıkar. Bu ırmağı besleyen akarsularda azalma olursa, ırmak su kütlesi kaybetmeye başlar, hareket etme kuvveti azalır, aşındırma gücü düşer ve durgunluk baş göstermeye başlar. Bununla birlikte ırmağı besleyen güç zayıfladığı için, ırmak geçeceği farklı coğrafyaların çevre ve toprak koşullarına uyum sağlayamayacağından, etrafındaki yaşam farklılığı hemen ciddi oranda yok olmaya başlar. Ona güç veren bu farklılıklar yok oldukça, ırmak önce hantallaşır, zamanla hareket edemeyecek duruma gelir. Böylece hareketsiz kalan su ya buharlaşır ya da kapalı bir havzaya hapsolarak kendisine has olan o yıkıcı özü yitirmeye başlar. Bu öz yitimi karşıtına dönüşmenin somut ilk adımıdır.

Bilgi Özgürleşirse Köleleşmiş İnsan Özgürleşir Bilgi Köleleşirse Özgürleşmiş İnsan Köleleşir

Bilgi de tıpkı su gibidir. Bilgi hareket ederse çeşitlenir. Bilgideki hareket kuvvetini oluşturan güç; sorgulama, tartışma ve eleştiridir. Bilgi ilerledikçe zenginleşir ve sürekli kendisini yenileyerek yol alır. Kendisini yenileyebilen bir bilgi, zamanın ruhunu yakalar ve ona göre biçim alır. Zamanın ruhunu yakalayamamış bilgi, kendisini besleyen öz gücünü kaybetmiş demektir. Bilgideki güçsüzlüğün temel sebebi ya değişmezlik kalıbına sokulmuş olması ya da sırtının mutlak hakikate yaslandırılmasıdır. Dolayısıyla bilginin en büyük düşmanı dogmatizmdir. Dogmatizm, insan beyninde karanlık hücreler inşa eder. İnşa ettiği bu hücrelerin içine ise beyne gelen bilgileri hapseder. Bu zifiri hücrelerdeki bilginin besin kaynağı; değişmezlik, mutlak değerler ile birlikte, eleştiri ve araştırmaya kapalılıktır. İdealizm ise bu karanlık hücrelerin gardiyanlığını yapar. Böylece bilgi, bu karanlık hücrelerde maddeden ve maddenin hareketinden yoksun bırakılarak dondurulur. İnsan beyninde hareketten yoksun bırakılmış bir bilgi, değişim ve dönüştürme gücünü ağır ağır yitirerek işlevsizleşir. Doğadaki değişim ve dönüşüm süreklidir. Bu süreklilik halini düzenli ve güncel tutan ana neden, çelişki yasasıdır. Maddenin bağrındaki hareketten yeşeren; ayrılık, birlik ve çatışma hali diyalektik materyalizmin özüdür. Marksist diyalektik materyalizm, insan beynindeki bilgiyi hapsetmez. Orada dogmatizm ve idealizme saldırarak, ona özgürlüğün kapılarını aralar. Var olan bilginin hareketini asla kısıtlamaz, onu yeni bilgiler ile besler, böylece yeni ve eskinin çatışma hâli bilgiyi harekete geçirerek; eleştiri, sorgulama ve değişimi kaçınılmaz kılarken mutlaklıktan beslenen kalıplaşmayı ise tuzla buz eder.

Herakleitos, diyalektiğin tanımını yaparken şöyle diyordu: “Hiçbir şey hareketsiz değildir, her şey akar; aynı ırmakta iki kez yıkanılmaz, çünkü ırmak art arda gelen iki an içinde asla aynı ırmak değildir; bir andan ötekine değişmiştir, başka olmuştur.”

Herakleitos, değişim ve dönüşümün süreklilik halinin zamanda aldığı yolun sonsuzluğunu açıklarken, bilginin pratikle olan dansına da dokunuyordu. Marks dünyayı; iki insan grubu ve bu iki insan grubuna ait ideolojiye ayırmıştı. Bunlar; burjuvazi (üretim araçlarını elinde bulunduranlar) ve proletaryadır (mal üretmek için emek verenler). Burjuva egemen sistem; bilgiyi ve bilimi daha fazla kar elde etmek için proletaryayı ezmek ve doğayı sömürmek için kullanırken, Proletarya ise bilgiyi ve bilimi örgütleyerek hem kapitalist sistemi yıkmak sonrasında ise insanı ve doğayı özgürleştirmek için kullanır. Daha önce kaleme aldığımız Marksizm ve Büyük Proleter Kültür Devrimi 2adlı makalemizde bu konuyu detaylarıyla ele alırken, Lenin yoldaşın Marksizm’e katkıları ve Ekim devriminin hangi temeller üzerinden şekillendiğini açıklamıştık.

Ekim devriminden sonra Lenin Yoldaş şöyle demişti; “Buz kırıldı, yol açıldı” Lenin bu sözüyle iki şeyi vurguluyordu. Birincisi, sistemin insan beyninde inşa ettiği karanlığın (buzun) parçalanarak, özgür düşünme biçimlerinin geliştirilmesiyken, ikincisi özgür düşünen insanın komünist parti öncülüğünde toplumsal bir özgürlük hareketi geliştirerek kendisine, intihar yalnızlığını dayatan kapitalist sistemi yıkabileceği farklı yolları, diyalektik materyalist yöntemi bilgiye uyguladığında mutlaka bulabileceğini belirtmesidir. Evet, Lenin önderliğindeki Bolşevikler tam da bunu yapmıştı. Ekim Devrimi ile birlikte insanlık tarihinde görülmemiş ileri fikirler hem halkı özneleştirdi hem de o halkın bağrında başka fikirlerle birlikte yeniden filizlendi. Devrim bir çocuk kadar tecrübesiz ve körpe olmasına rağmen bütünsel olarak yaşama muazzam kazanımlar sağladı. Lenin Yoldaşın ölümünden sonra Stalin Yoldaş, proletarya partisini siyasi ve ideolojik olarak geliştirdi. Ekim Devrimine önderlik yaparak Marksist Leninist teoriyi iç ve dış saldırılara karşı savundu. Devrimi savunmak için Sovyet halkıyla birlikte, ciddi bedeller ödedi. Sosyalist inşanın hamallığını yaptı. Özellikle, 2. Emperyalist Paylaşım Savaşında emperyalist kapitalist gericiliğe karşı ezilen halk ve uluslara liderlik ederek, onlarla birlikte tüm gericiliğe karşı göğüs göğüse çarpıştı.

Ekim devriminden sonra insanlığın beyninde yepyeni bir dünya düşü filizlenmişti. Devrim tıpkı bir ırmak gibi akıyor, farklı coğrafyalarda; özgürlüğe aç ve huzur dolu bir yaşam arzusuyla yanıp tutuşan halklara doğru hızla ilerliyordu. Düzenin tüm tahakküm biçimlerini yaşamış ve bunu beyinlerinde içselleştirmiş olan farklı dil, din, ırk, cinsiyet ve uluslara mensup bütün insanlar bu ırmağın bir an önce olağanca zenginliğiyle kendilerine ulaşmasını bekliyor ve sömürüsüz bir yaşamın hayalini kuruyorlardı. Bunun için sistemi doğru tahlil edebilen nitelikli bir komünist partisi olmazsa olmazdı.  Devrimcileşerek özgürleşen bilginin bir sonraki durağı Çin’di. Fakat bilginin Çin’de kendisini yenilemesi, yenilenerek yeniden özgürleşmesi, olgunlaşması ve devrimcileşerek devrime dönüşebilmesi için, biraz zamanla birlikte doğru ideolojik formasyonun ülkenin sosyo ekonomik yapısına paralel olarak ortaya çıkmasına bağlıydı. Devrim öncesi Çin’de kısaca durum şöyleydi; çoğunluğun köylerde yaşadığı fakat topraksız bırakılmış milyonlarca insan, topraklarını gasp eden toprak ağalarının sömürüsü altında acımasızca eziliyordu. Bu coğrafyada ağır bir açlığın hükümdarlığı kendi egemenliğini defalarca perçinlemişti. Sömürü ve tüm tahakküm türleri bu ülkeye göre kendisini biçimlendirilmiş ve halkın bilinç dünyasında derinlere kök salmıştı. Her yıl on binlerce insan yoksulluktan kaynaklı çocuk ve genç yaşta hayatını kaybediyor, sağlık alanındaki müthiş gerilik insan yaşamını canlı bir cehenneme dönüştürüyordu. Şehirlerdeki işçiler, fabrikalarda kötü koşullar altında saatlerce çalıştırılıyordu. Kadınlar kendi bedenleri üzerinde söz hakkına sahip değildi. Kadınlar, erkek egemen eril toplumun köleliğini yapmakla birlikte, cinsel ihtiyaçlarını karşılayan bir metaydı sadece. Bir insanın, en temel insani haklarından olan; eğitim, ulaşım, barınma, sağlık ve beslenme hakkı elinden alınmıştı. Çin halkına reva görülen yaşam zulmün ta kendisiydi. Bu zulüm ile yatıp kalkan halk, bütün benliğiyle umutsuzluğun en dip yanına sürülmüş ve orada çaresizce çürümeyi bekliyordu. Milyonlarca insana ait bu çaresizliğin parçalanarak, umutsuzluğun umuda dönüşme süreci kendi içinde birçok farklı zorlukları da barındırıyordu. Ta ki; 1935 yılında ÇKP Polit Büronun yaptığı Zunyi toplantısına kadar. Bu toplantının sonucunda Mao Zedung ve yoldaşlarının fikirlerinin partiye egemen olması, sömürüden beslenen karanlık dünyanın parça parça dağılmasını sağladı. Diyalektik materyalizmden beslenen bu devrimci fikirler, yaşam dünyasına kızıl bir Şafak gibi doğarak devasa bir kitleyi, sistemi yıkmak için harekete geçirecekti. Öncesinde bilgiyi somut koşullara uygun bir biçimde geliştiremeyip onu donuklaştırarak Sovyet tipi devrim modelini olduğu gibi ele alıp dogmatik bir şekilde, Çin’de uygulamaya çalışan Wang Ming ve Lili Şon çizgileri kitleleri örgütleyemiyor ve devrimi başarıya ulaştıramıyordu. Mao Zedung bu monolitik, dogmatik çizgilerle mücadele ederek Marksist devrimci diyalektik materyalist yöntemi geliştirdi ve donuklaştırılmış olan bilgiyi yeniden harekete geçirdi. Her maddenin temel gerçekliği olan çelişki yasasının özünden beslenen bilgi Mao Zedung tarafından Çin’in somut koşullarına başarıyla uygulandı. Emperyalist kapitalist sistem her ülkede aynı gelişim seyri içinde ilerlemiyordu. Eşitsiz gelişim yasasının somut durumu, ülkelere göre farklı çözüm biçimlerinin geliştirilmesini koşulluyordu. Bunu ilk çözümleyen Lenin olmuştu. Rusya’da nüfusun çoğunluğu şehirlere yığılmış, köylü sınıfı tali durumdaydı. Lenin çelişkiyi gördü ve devrimi şehirlerden kırlara doğru başlatarak başarıya ulaştırdı. Mao ise Çin’de daha farklı bir yol izledi. Çin’de nüfus şehirlere değil kırlara yayılmıştı. Mao, tıpkı bir ırmak gibi uzun bir yol alarak, kırlardan şehirlere doğru devrimi örgütledi. Bu her iki devrim durumu salt bir teorik yorumlamadan ibaret değildi. Teori ve pratiğin örgütlenmiş dansının, kitlelerle buluşma biçiminin yaratmış olduğu büyüleyici bir sanat senfonisiydi.

Devam edecek…

Scroll to Top