Yazan: Cafer Can

Hamidiye Alayları’nın Alevilere ve diğer ezilen halklara karşı taşıdığı kılıç ile bugün Suriye’de Arap Alevilerini topluca düşmanlaştıran, onları mezhepleri üzerinden hedef gösteren ve katliamı dahi meşrulaştırabilecek bir dile savrulan milliyetçi çevrelerin sözleri arasında yüz yılı aşkın bir zaman vardır. Fakat tarih bazen mesafeleri kısaltır. Bazen bir yüzyıl önce devletin elinde sallanan kılıç, bugün başka bayrakların gölgesinde kurulan cümlelerde yeniden belirir. Değişen aktörler, değişen siyasal koşullar ve değişen sloganlar, eğer insanı kimliği üzerinden tasnif eden, bir topluluğun acısını diğerinin siyasal hesabına feda eden aynı zihniyeti yeniden üretiyorsa, tarihsel öz bakımından aradaki mesafe sanıldığı kadar büyük değildir.
Alevilerin tarihsel hafızasında devletin ve gerici güçlerin mezhepçi şiddetinin izleri hâlâ canlıdır. Hamidiye Alaylarından Dersim’e, Maraş’tan Çorum’a, Sivas’tan Gazi’ye uzanan çizgide Aleviler farklı dönemlerde farklı siyasal güçlerin hedefi oldular. Bazen devletin doğrudan zor aygıtları, bazen faşist çeteler, bazen dinci-gerici çevreler tarafından kuşatıldılar. Bu nedenle bugün Suriye’de Arap Alevilerine yönelik nefret söyleminin yükselmesi, yalnızca başka bir ülkede yaşanan mezhep çatışmasının uzaktan seyredilecek görüntüsü değildir. Hele bu söylem Kürt ulusal hareketinin kimi milliyetçi çevrelerinde kendisine yer buluyor ve geçmişte “halkların kardeşliği”, “demokratik toplum”, “kadın özgürlüğü” ve “özsavunma” gibi kavramlarla kurulan siyasal anlatının yanında dolaşıma sokuluyorsa, mesele artık birkaç sorumsuz kişinin sözlerinden ibaret olmaktan çıkar ve ideolojik bir soruna dönüşür.
Çünkü bir hareketin niteliğini yalnızca düşmanına karşı söyledikleri belirlemez; kendi halkının dışındaki ezilenlere nasıl baktığı da onun gerçek siyasal karakterini açığa çıkarır. Türk devletinin Kürtlere uyguladığı ulusal baskıyı teşhir etmek ne kadar haklıysa, aynı anda Arap Alevilerini mezhepleri üzerinden aşağılamak o kadar gericidir. Bir hareket kendi halkının uğradığı katliamları haklı olarak hatırlatırken başka bir halkın acısını küçümsüyor veya sessizlikle karşılıyorsa, burada devrimci bir tutarlılıktan değil, ulusal kimliğin sınıfsal ve enternasyonalist perspektifin önüne geçirilmesinden söz etmek gerekir. Ezilen ulusun haklı öfkesi, başka ezilenlerin üzerine çevrilen bir silaha dönüştüğü anda, ortada artık özgürleştirici bir ulusal mücadeleden çok milliyetçiliğin daraltıcı mantığı vardır.
Son yıllarda Suriye’de yaşanan gelişmeler bu tartışmayı daha da yakıcı hale getirmiştir. Yıllarca IŞİD’e karşı savaşmış, kuzey ve doğu Suriye’de geniş bir askeri ve siyasi yapı oluşturmuş olan Suriye Demokratik Güçleri, Ağustos 2026 sonunda bağımsız bir askeri güç olarak varlığını sona erdirerek Suriye devletinin askeri yapısına entegre oldu. Ardından Mazlum Abdi’nin Ahmed Şara tarafından cumhurbaşkanlığı danışmanı olarak atanması, dünün savaş cephelerinin bugün devlet kurumları içerisinde yeni bir siyasal ilişkiye dönüşmesinin dikkat çekici bir göstergesi oldu. Bu gelişmeleri yalnızca “ihanet” gibi tek bir kavramla açıklamak kolaycılıktır. Devrimci ve ulusal kurtuluş hareketleri farklı tarihsel dönemlerde ateşkeslere, anlaşmalara ve taktik uzlaşmalara başvurabilirler. Fakat bunun tersi de aynı ölçüde geçerlidir: Bir devletle anlaşma yapmak, anlaşmanın kendisini otomatik olarak tarihsel bir zafer haline getirmez. Bir silahlı yapının devlet ordusuna katılması, bu kararın hangi koşullarda alındığı, hangi kazanımların korunduğu, hangilerinden vazgeçildiği ve ortaya çıkan yeni durumun halkın siyasal geleceği açısından ne ifade ettiği sorularını ortadan kaldırmaz.
Tam tersine, devrimci bir hareket açısından asıl tartışma burada başlar. Hangi güç ilişkileri içerisinde bu sonuç ortaya çıkmıştır? Siyasal ve askeri bağımsızlığın karşılığında ne elde edilmiştir? Merkezi devlet yapısına entegrasyon, yıllarca savunulan özsavunma ve özyönetim anlayışıyla nasıl bağdaştırılmaktadır? Kadın savaşçıların, yerel kurumların, dil ve kültür haklarının geleceği hangi güvencelere bağlanmıştır? Ve bütün bunların ötesinde, yıllarca “demokratik özerklik” ve “özsavunma” olarak savunulan bir yapının merkezi devletin ordusuna dahil olması, hareketin önceki siyasal teorisi açısından nasıl açıklanacaktır? Bunlar düşman propagandasının soruları değildir; kendisine devrimci diyen herhangi bir hareketin kendi tarihine karşı vermesi gereken sorulardır.
Duran Kalkan’ın Temmuz 2026’da verdiği röportajda savaşın artık sorunları çözmediği, siyasal çözüm döneminin geldiği ve siyasetin önünün açılması gerektiği yönündeki değerlendirmeler bu nedenle ayrıca önem taşımaktadır. Savaşın sonsuzlaştırılmasını savunmak elbette devrimcilik değildir. Fakat “siyasetin zamanı geldi” denildiğinde komünistlerin soracağı soru siyasetin olup olmayacağı değil, siyasetin hangi sınıfsal ve ideolojik zeminde yürütüleceğidir. Çünkü siyaset sınıflardan bağımsız değildir; devlet sınıflardan bağımsız değildir ve ulusal uzlaşma da sınıflardan bağımsız değildir. Bir hareket “barış” dediğinde Marksist, bunun kimin barışı olduğunu sorar. “Kardeşlik” dediğinde hangi sınıfların kardeş olduğunu sorar. “Ortak gelecek” dediğinde o geleceğin maddi koşullarını ve mülkiyet ilişkilerini kimin belirlediğini sorar. “Demokratik çözüm” dediğinde ise üretim ilişkilerinin, devlet aygıtının sınıfsal karakterinin ve emperyalizmin rolünün neden geri plana itildiğini sorgular.
Burada Kürt ulusal hareketinin son dönemdeki söylemsel dönüşümü daha geniş bir anlam kazanmaktadır. “Kürt-Türk kardeşliği”, “tarihsel ittifak”, “ortak yaşam”, “kardeşlik hukuku” ve İslami değerler etrafında örülen dil, yalnızca barışa yönelik iyi niyetli bir retorik olarak görülemez. DEM Parti çevresinde de bu dilin çeşitli biçimlerde güçlendiği görülmektedir. Türk ve Kürt halklarının ortak tarihine, İslam’ın birleştirici değerlerine ve kardeşlik hukukuna yapılan vurgular ilk bakışta olumlu bir tablo yaratabilir. Elbette halkların birbirini öldürmemesi, mezhepçiliğin reddedilmesi ve Türk-Kürt düşmanlığının aşılması savunulmalıdır. Ancak Marksist eleştiri, sözlerin ahlaki güzelliğiyle yetinmez; o sözlerin hangi toplumsal ve siyasal zeminde kurulduğunu, hangi çelişkileri görünmez hale getirdiğini ve hangi sınıfsal ilişkileri perdelediğini de araştırır.
Tam da burada “kardeşlik” kavramının kendisi üzerinde durmak gerekir. Burjuvazinin de, devletlerin de en sevdiği kavramlardan biri kardeşliktir; çünkü sınıf çatışmasının üzerine ortak kader duygusu örüldüğünde sömürenle sömürülen arasındaki maddi karşıtlıklar kolaylıkla görünmez hale getirilebilir. Türk işçisiyle Türk burjuvazisinin “kardeşliği” ne kadar gerçekse, Kürt işçisiyle Kürt burjuvazisinin “kardeşliği” de o kadar gerçektir. Bir camide yan yana saf tutmak, aynı dine mensup olmak veya ortak bir tarih anlatısına sahip olmak, patronla işçi arasındaki sınıfsal karşıtlığı ortadan kaldırmaz. İslami değerlerin toplumsal barışın ortak zemini olarak öne çıkarılması da bu sınıfsal karşıtlığı kendiliğinden çözmez. Marksizmin ortak paydası ümmet veya ulus değil, sınıftır.
Bu noktada İslamcıların “ümmet kardeşliği” ile burjuva milliyetçilerinin “milli kardeşlik” anlayışının aynı şey olduğunu söylemek elbette mekanik ve yanlış olur. Bunların farklı tarihsel ve ideolojik kökleri vardır. Fakat her ikisi de sınıf çelişkilerini ikinci plana iten bir siyasal işlev kazandığında proletaryanın bağımsız siyasal hattının önünde engel haline gelebilir. Sorun İslam’ın bireysel inanç alanında bulunması değildir; sorun, sınıfsal ve siyasal çelişkilerin yerine dinsel veya ulusal ortaklığın geçirilmesidir. Komünistler için Türk ve Kürt emekçilerinin gerçek kardeşliği, ortak bir dini veya tarihsel mirası paylaşmalarından önce, aynı sömürü düzeninin altında bulunmaları ve bu düzeni ortadan kaldırma ortak çıkarına sahip olmalarıdır.
Aleviler meselesi bu çelişkinin en çıplak biçimde ortaya çıktığı alandır. Çünkü Aleviler bu coğrafyanın yalnızca “kardeşlik” çağrılarında hatırlanan renklerinden biri değildir. Devletin mezhepçi politikalarının, faşist saldırıların ve dinci-gerici propagandanın tarihsel hedeflerinden biri olmuşlardır. Bu nedenle Alevileri “Türk-Kürt kardeşliğinin” dekoratif bir unsuru olarak anmak onların özgül tarihini ve siyasal özneselliğini ortadan kaldırmamalıdır. Aleviler bir başka siyasal projenin ahlaki vitrini değildir. Onların yaşam hakkı, inanç özgürlüğü ve siyasal eşitliği herhangi bir ulusal uzlaşmanın pazarlık konusu yapılamaz.
DEM Parti’nin Suriye’deki Alevi katliamlarına yönelik açık açıklamalarını bu noktada görmezden gelmek de doğru olmaz. Parti yöneticileri 2025’te Lazkiye ve Tartus çevresindeki Alevi sivillere yönelik saldırıları kınamış, uluslararası kamuoyuna harekete geçme çağrısında bulunmuş ve Alevilerin korunmasını talep etmişti. Daha yakın zamanda Arap Alevilerini topluca hedef alan açıklamalara da sert tepki gösterildi. Bu tutumların doğru olduğunu teslim etmek gerekir. Ancak devrimci eleştiri burada bitmez; tam tersine burada başlar. Alevi katliamlarını kınamakla birlikte, aynı siyasal çizginin toplumsal birlik anlayışında İslami referansları giderek daha fazla öne çıkarmasının yaratabileceği çelişkileri de tartışmak gerekir. Çünkü Alevilerin güvenliği yalnızca katliam anında onları savunmakla değil, onların hiçbir dinsel veya ulusal çoğunluğun merhametine bırakılmadığı eşitlikçi bir siyasal düzeni savunmakla güvence altına alınabilir.
Bu nedenle Alevilere yönelik nefret söylemini yalnızca birkaç kişinin ölçüsüzlüğü olarak değerlendirmek yetersizdir. Suriye’de Arap Alevilerini topluca suçlayan, onları mezhepleri nedeniyle düşman kategorisine yerleştiren ve sivillere yönelik şiddeti meşrulaştırabilecek bir dilin ortaya çıkması, milliyetçiliğin sınırlarını göstermektedir. Bir ulusal hareket kendi haklılığını başka bir halkın haksızlığı üzerinden kurmaya başladığında, başlangıçtaki ezilmişlik deneyimi artık kendiliğinden devrimci bir garanti olmaktan çıkar. Ezilen ulusun milliyetçiliği de sınıfsal ve enternasyonalist denetimden koptuğunda başka ezilenleri hedef gösterebilir. Dün kendisinin maruz kaldığı düşmanlaştırmanın yöntemlerini bugün başkasına uygulamaya başlayabilir.
İşte Arap Alevilerine yönelik nefretin asıl tehlikesi burada ortaya çıkmaktadır. Bir Kürt milliyetçisi Arap Aleviyi yalnızca “Kürt olmayan” biri olarak değil, ulusal projesinin karşısında duran bir topluluk olarak görmeye başladığında, sınıf kardeşliği ortadan kalkar ve ulusal kimlik bütün çelişkilerin üzerine çıkar. O zaman Alevi emekçinin sömürülen bir emekçi olması değil, Arap ve Alevi olması belirleyici hale gelir. Aynı mekanizma Türk milliyetçiliğinde de yıllarca çalışmıştır. Türk burjuvazisi Kürt emekçisini “Türk vatandaşı” adı altında sınıfsal konumundan soyutlamış; Kürt milliyetçiliğinin bazı biçimleri ise zaman zaman aynı emekçiyi yalnızca ulusal kimliği üzerinden değerlendirmiştir. Oysa komünistlerin bakışı farklıdır: Emekçinin ulusal kimliği gerçek olmakla birlikte, onun sınıfsal konumunu ortadan kaldırmaz.
Tam da bu yüzden dün YPJ savaşçılarını öldüren, kadın savaşçıların bedenlerine yönelik vahşetleriyle hafızalara kazınan cihatçı güçlerle mücadele edenlerin bugün Suriye devlet yapısı içerisinde yeni bir siyasal düzen kurmaları karşısında romantik bir unutkanlığa kapılmak mümkün değildir. Burada mesele, Şam’la görüşmenin veya anlaşmanın otomatik olarak ihanet sayılması değildir. Devrimci hareketler gerektiğinde en sert düşmanlarıyla dahi müzakere edebilir. Mesele, müzakerenin hangi güç ilişkileri içerisinde gerçekleştiği ve bunun halkın bağımsız siyasal iradesine ne yaptığıdır. Dün savaşılması gereken güçlerle bugün aynı devlet çatısı altında yeni ilişkiler kuruluyorsa, dünün deneyimleri ortadan kalkmış sayılmaz. Özellikle kadınların ve Alevilerin güvenliği gibi meseleler diplomatik pragmatizmin altında ezilemez.
Tam da burada, Alevilere yönelik nefret söylemini üretenlere ve bunu milliyetçi gerekçelerle mazur göstermeye çalışanlara söyleyecek sözümüz vardır: Biraz kendi tarihsel hafızanızı hatırlayın. Dün YPJ savaşçılarının öldürülmesini, kadınların bedenlerinin teşhir edilmesini, IŞİD ve benzeri güçlerin vahşetini insanlık adına teşhir ediyordunuz. Bugün aynı siyasal alanın içerisinde yeni bir devlet düzeni kurulurken, Alevilerin mezhepleri üzerinden hedef gösterilmesine sessiz kalamazsınız. Dün “halkların kardeşliği” diyordunuz; bugün başka bir halkın tamamını düşman ilan eden sözleri hangi siyasal gerekçeyle mazur görüyorsunuz? Devrimci tutarlılık, kendi tarafının işine geldiğinde insanlığı hatırlayıp işine gelmediğinde unutmak değildir.
Bu noktada DEM Parti’ye yönelik eleştirinin de doğru kurulması gerekir. Alevi katliamlarına karşı açıklamalar yapan, Arap Alevilerini hedef alan nefret söylemini kınayan bir siyasal partiye “Alevi düşmanlığını savunuyor” demek gerçeği çarpıtmak olur. Fakat aynı hareketin Türk-Kürt kardeşliğini İslami değerler ve tarihsel ittifak kavramları üzerinden yeniden kuran söylemi, Marksist açıdan eleştirilemez değildir. Tam tersine, bu dilin sınıfsal içeriği sorgulanmalıdır. Çünkü bugün devletle yeni bir uzlaşma zemini aranırken “kardeşlik hukuku” öne çıkıyorsa, komünistlerin görevi bu kardeşliğin hangi sınıfları birbirine yaklaştırdığını ve hangi sınıfları görünmez kıldığını sormaktır.
Kürt halkının ulusal haklarının tanınmasıyla Kürt burjuvazisinin siyasal olarak güçlenmesi aynı şey değildir. Kürt işçisinin özgürlüğü ile Kürt sermayesinin özgürlüğü aynı şey değildir. Türk devletinin Kürt kimliğini belirli ölçülerde tanıması kapitalist üretim ilişkilerini ortadan kaldırmayacağı gibi, Kürt siyasal elitlerinin devletle uzlaşması da Kürt emekçisinin sömürüden kurtulduğu anlamına gelmez. Bu nedenle ulusal sorunla sınıf sorununu birbirinden koparan her çözüm modeli, ne kadar demokratik kavramlarla süslenirse süslensin eksik kalacaktır.
Suriye’deki yeni süreç de aynı nedenle dikkatle izlenmelidir. SDF’nin bağımsız askeri yapı olarak sona ermesi ve Suriye ordusuna entegrasyonu, yalnızca teknik bir askeri düzenleme değildir. Yıllarca ayrı bir askeri ve siyasi yapı olarak var olmuş bir gücün merkezi devlet aygıtına dahil edilmesi, kaçınılmaz olarak örgütsel ve siyasal sonuçlar doğuracaktır. Bunun Kürt halkına ne kazandıracağını ve ne kaybettireceğini bugünden kesin biçimde söylemek mümkün değildir. Fakat geçmiş deneyimlerin ışığında şu soruyu sormak mümkündür: Bir ulusal hareket, elde ettiği askeri ve siyasal mevzileri merkezi devletin sınırları içine taşıdığında, kendi bağımsız siyasal hattını ne ölçüde koruyabilir?
Bu soru Sri Lanka’dan Ortadoğu’ya kadar birçok tarihsel deneyimin ışığında önemlidir. Tamil ulusal hareketinin trajik sonu, ulusal kurtuluş mücadelesinin yalnızca askeri güç biriktirmekle veya ulusal kimlik etrafında siyasal hegemonya kurmakla çözülemeyeceğini gösteren ağır örneklerden biridir. Dünyanın farklı bölgelerinde ulusal hareketlerin devletlerle yaptıkları anlaşmaların kimi zaman geçici kazanımlar sağladığı, kimi zaman ise hareketlerin örgütsel ve siyasal bağımsızlığını aşındırdığı görüldü. Bu örnekleri Suriye’ye mekanik biçimde uygulamak elbette doğru değildir. Tarih birebir tekrarlanmaz. Fakat farklı dönemlerde aynı mekanizmaların farklı biçimlerde ortaya çıkabileceğini görmek için tarihsel deneyimlere bakmak gerekir.
Bir hareketin silah bırakması onu otomatik olarak hain yapmaz; fakat silah bırakmayı otomatik olarak zafer ilan etmek de devrimci analiz değildir. Bir devletle anlaşmak otomatik olarak teslimiyet değildir; fakat devletin sunduğu çerçeveyi eleştirmeden kabul etmek de devrimcilik değildir. Ulusal hakları savunmak milliyetçilik değildir; fakat ulusal hakları sınıfsal perspektiften koparmak milliyetçiliğin kapısını açar. Siyasete yönelmek savaşın terk edilmesi anlamına gelebilir; fakat siyasetin kendisini devletle uzlaşmanın sınırlarına hapsetmek, mücadele perspektifinin daraltılması anlamına da gelebilir.
Duran Kalkan’ın “siyasetin zamanı geldi” yönündeki değerlendirmeleri bu nedenle yalnızca bir taktik değişiklik olarak okunmamalıdır. Siyasete yönelmek, eğer proletaryanın ve ezilenlerin bağımsız siyasal örgütlenmesini güçlendiriyorsa başka; devletin ve egemen sınıfların belirlediği siyasal çerçeveye uyum sağlamak anlamına geliyorsa bambaşka bir sonuç doğurur. Aynı şekilde “Marksizmi aşmak” iddiası da yalnızca mücadele biçiminin değişmesiyle açıklanamaz. Marksizmi aşmak, Marksizmin sınıf mücadelesi, devlet, emperyalizm ve üretim ilişkilerine dair temel analizlerini geride bırakacak teorik bir sıçramayı gerektirir. Bunların yerine ulusal uzlaşma, dinsel kardeşlik ve devletle demokratik mutabakat konuluyorsa, burada Marksizmin aşılmasından çok onun sınıfsal pusulasından uzaklaşma söz konusudur.
Çünkü proletaryanın kardeşliği camide, ulusal tarih kitaplarında veya devlet protokollerinde kurulmaz. Türk ve Kürt işçilerinin gerçek kardeşliği, aynı patronun önünde yan yana durmalarında değil, aynı sömürü düzenine karşı birlikte mücadele etmelerinde ortaya çıkar. Kürt işçisiyle Alevi işçisinin gerçek kardeşliği, Alevinin Kürt ulusal projesine yedeklenmesinde değil, ortak sınıfsal çıkarlarının farkına varmasında somutlaşır. Arap Alevi emekçisiyle Kürt emekçisinin kardeşliği de Şam’ın veya başka bir devletin himayesinde değil, emperyalizme, kapitalizme ve her türlü gericiliğe karşı ortak mücadelede anlam kazanır.
Bizim kardeşliğimizin ulusal ayrıcalığı yoktur. Dinsel bir koşulu yoktur. Mezhepsel bir şartı yoktur. Sınıfsal bir temeli vardır. Bu nedenle Alevilerin katledilmesine karşı çıkarken Kürt halkının ulusal haklarından vazgeçmiyoruz; Kürt halkının özgürlüğünü savunurken Alevilerin özgürlüğünü ikinci plana itmiyoruz. İki mücadeleyi birbirinin karşısına koymak yerine, her ikisinin de gerçek kurtuluşunun ortak sınıfsal ve enternasyonalist zeminde mümkün olduğunu savunuyoruz.
Alevilerin tarihsel acısı da Kürt halkının tarihsel acısı da birbirinin alternatifi değildir. Dersim’i anmak Lazkiye’yi unutmayı gerektirmez. Maraş’ı hatırlamak Kürt halkının uğradığı baskıyı inkâr etmek değildir. Kobane’nin direnişini savunmak Suriye’deki Alevi sivillerin yaşam hakkını görmezden gelmek değildir. Tam tersine, ezilenlerin acıları arasında hiyerarşi kurmayı reddetmek, gerçek enternasyonalizmin başlangıç noktasıdır. Bir halkın özgürlüğü başka bir halkın özgürlüğünü tehdit etmeye başladığı anda, ulusal kurtuluş perspektifinin sınırları ortaya çıkmış demektir.
Bugün Suriye’de yaşananların bir başka boyutu da emperyalist güçlerin bölgedeki rolüdür. ABD, Rusya, Türkiye ve diğer bölgesel aktörler Suriye’de kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmektedir. Kürt hareketinin bu güçlerle kurduğu ilişkiler, herhangi bir siyasal romantizmden bağımsız olarak ele alınmalıdır. Emperyalist bir güçten destek almak veya onunla geçici bir ittifak kurmak her koşulda aynı sonucu doğurmaz; fakat bu ilişkilerin halkların bağımsız siyasal iradesi üzerindeki etkisi mutlaka sorgulanmalıdır. Çünkü emperyalizm halkların kurtuluşunu kendi jeopolitik hesaplarından bağımsız düşünmez.
Tam da bu nedenle bugün Şam’da çekilen fotoğraflara bakarak nihai tarihsel hükümler vermek yerine, sürecin hangi sınıfsal ve siyasal sonuçları üreteceğini izlemek gerekir. Tarih henüz son sözünü söylemiş değildir. Fakat tarihsel hafıza bize hiçbir devletin kalıcı dost olmadığını, hiçbir burjuva sınıfının halkların gerçek kurtarıcısı olmadığını ve hiçbir ulusal hareketin eleştiriden muaf tutulamayacağını öğretmiştir. Bugün “yeni dönem” diye sunulan süreç, yarın farklı sonuçlarıyla yeniden değerlendirilebilir.
Tarih aynı zamanda şu ağır gerçeği de öğretmiştir: Ezilenlerin mücadelesi sınıfsal eksenini kaybettiğinde, ezilenler birbirlerinin düşmanı haline getirilebilir. Dün Aleviler, Kürtler, Ermeniler, Süryaniler ve diğer halklar farklı biçimlerde birbirine karşı kışkırtıldı. Bugün de aynı mekanizmanın farklı biçimlerde yeniden üretildiğini görüyoruz. Bir gün Kürtler düşman ilan ediliyor, başka bir gün Aleviler, başka bir gün Araplar. Sonra bütün bu düşmanlıkların üzerinde devletler, sermaye grupları ve siyasal elitler yeni ittifaklar kuruyor. Egemenlerin oyunu değişmiyor; yalnızca düşmanın adı değişiyor.
Komünistlerin görevi ise bu isim değişikliklerinin peşinden sürüklenmek değil, oyunun kendisini bozmaktır. Bunun için her türlü milliyetçiliğe karşı sınıfsal bir perspektif geliştirmek, ulusal baskıya karşı mücadeleyi proletaryanın bağımsız siyasetiyle birleştirmek ve ezilen halkların birbirine karşı kullanılmasını engellemek gerekir. Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını savunmak, Kürt siyasal elitlerinin her kararını desteklemek anlamına gelmez. Alevilerin inanç özgürlüğünü savunmak, Alevileri siyasal bir mağduriyet sembolüne indirgemek anlamına gelmez. Türk işçisinin kurtuluşunu savunmak, Türk milliyetçiliğine herhangi bir taviz vermek anlamına gelmez.
Gerçek enternasyonalizm tam da burada sınanır. Kendi tarafının suçunu görmezden gelmemek, kendi hareketinin hatasını eleştirmek, kendi ulusal kimliğinin dışındaki ezilenlerin acısını küçümsememek ve hiçbir siyasal hesabı insan yaşamının üzerine koymamak gerekir. Bir halkın uğradığı zulüm, başka bir halka yapılacak zulmün gerekçesi olamaz. Bir devletin suçları, başka bir devletin suçlarını aklamaz. Bir ulusal hareketin haklı talepleri, o hareketin içindeki gerici eğilimleri dokunulmaz hale getirmez.
Bugün yapılması gereken, milliyetçiliğin dar koridorlarından çıkmak ve halkların gerçek enternasyonalist birliğini yeniden kurmaktır. Bunun yolu Şam’ın saraylarından, Ankara’nın devlet koridorlarından, Washington’ın hesaplarından veya herhangi bir siyasal hareketin tekeline alınmış ulusal projelerden geçmez. İşçi sınıfının bağımsız örgütlenmesinden, ezilen halkların eşitliğinden, kadınların özgürlüğünden, Alevilerin ve bütün inanç topluluklarının eşit haklarından, ulusal baskıya ve emperyalizme karşı ortak mücadeleden geçer.
Bu nedenle bugün Arap Alevilerine yönelik katliamcı söylem karşısında açık ve koşulsuz bir tutum almak gerekir. Bir topluluğun tamamını mezhebi nedeniyle suçlamak, sivillerin topluca cezalandırılmasını savunmak, katliamı haklılaştırmak veya bunu ulusal mücadele adına meşrulaştırmak gericiliktir. Bunun karşısına “ama onlar da…” diye başlayan hiçbir mazeret konulamaz. Bir çocuğun hangi mezhepten doğduğu onunyaşam hakkını belirleyemez; bir kadının hangi inanca mensup olduğu onun bedeninin savaş ganimeti haline getirilmesini haklı çıkaramaz. Bunlar tartışmaya açık politik tercihler değil, insanlığın asgari sınırlarıdır.
Fakat devrimci perspektif bununla yetinmez. Katliamın kendisini lanetlemek kadar, onu mümkün kılan siyasal ve sınıfsal koşulları da açığa çıkarmak gerekir. Mezhepçilik, milliyetçilik, emperyalizm ve devlet şiddeti birbirinden kopuk olgular değildir. Egemen sınıflar tarih boyunca halkları birbirine karşı kullanmış, mezhepsel ve ulusal farklılıkları kendi iktidarlarının devamı için araçsallaştırmıştır. Dolayısıyla Alevi düşmanlığına karşı mücadele, yalnızca nefret söylemine karşı bir ahlak dersi vermek değil, halkları birbirine düşman eden bütün siyasal mekanizmalara karşı mücadele etmektir.
Bugün Kürt hareketinin önündeki temel tehlike de yalnızca Şam’la yapılan anlaşmanın kendisi değildir. Daha derinde, bu anlaşmanın beraberinde getirdiği ideolojik dönüşüm vardır. Eğer dün “özsavunma” olarak savunulan askeri yapı bugün devlet ordusuna katılıyor, dün merkezi devletin dışında kurulan kurumlar bugün devlet yapısının içine alınıyor, dün devrimci bir kavram olarak kullanılan siyasal dil bugün “tarihsel ittifak” ve “kardeşlik hukuku” üzerinden yeniden kuruluyorsa, bu değişimin sınıfsal anlamını sorgulamak zorundayız. Çünkü siyasal çizgiler yalnızca sloganlarla değil, gerçek ilişkiler içerisinde ortaya çıkar.
Bir hareketin geçmişte söyledikleriyle bugün yaptıkları arasında fark oluştuğunda, bu farkın üzerini yeni kavramlarla örtmek yerine neden ortaya çıktığını açıklamak gerekir. “Yeni dönem”, “yeni paradigma”, “demokratik çözüm” veya “Marksizmi aşmak” gibi kavramlar ancak somut siyasal ve sınıfsal içerikleriyle anlam kazanabilir. Aksi halde bunlar, eski çizgiden uzaklaşmanın teorik ambalajlarına dönüşebilir. Devrimci teori, pratikte ortaya çıkan değişiklikleri meşrulaştırmak için sonradan üretilen bir gerekçe değil, pratiği sınayan ve gerektiğinde ona karşı çıkan bir silahtır.
Bu nedenle Duran Kalkan’ın açıklamalarından DEM Parti’nin kardeşlik söylemine, SDF’nin Şam’la entegrasyonundan Alevilere yönelik nefret söylemine kadar bütün bu gelişmeleri aynı tarihsel bağlam içinde değerlendirmek gerekir. Bunların her biri tek başına farklı anlamlar taşıyabilir; fakat birlikte ele alındığında Kürt ulusal hareketinin belirli kesimlerinde ulusal uzlaşma, devletle siyasal bütünleşme ve sınıf perspektifinin geri çekilmesi yönünde daha geniş bir eğilimin izleri görülebilir. Bu eğilimin gelecekte nereye varacağını bugünden kesin biçimde söylemek mümkün değildir. Fakat komünistlerin görevi sonucu beklemek değil, süreci eleştirel biçimde değerlendirmektir.
Çünkü tarih, niyetlerin değil sonuçların da mahkemesidir. Bugün Şam’da imzalanan anlaşmalar yarın arşivlerde kalabilir; bugün “tarihi başarı” diye sunulan adımlar yarın hangi tavizlerin başlangıcı oldukları üzerinden yeniden değerlendirilebilir. Bugün kendi siyasal tercihlerini zafer olarak ilan edenler, yarın bu tercihlerinin hangi bedelleri doğurduğunu açıklamak zorunda kalabilir. Tarih hiçbir hareketin özel mülkü değildir ve hiçbir örgüt kendi geçmişini istediği biçimde yeniden yazma ayrıcalığına sahip değildir.
Bizim açımızdan mesele açıktır. Kürt halkının özgürlük mücadelesinin haklılığını savunurken Kürt milliyetçiliğinin bütün biçimlerini eleştireceğiz. Alevilerin yaşam hakkını savunurken onları herhangi bir siyasal projenin vitrini haline getirmeyeceğiz. Türk ve Kürt emekçilerinin kardeşliğini savunurken bu kardeşliği burjuvazinin ortaklığına indirgemeyeceğiz. İslami değerlerin toplumsal yaşamdaki varlığını tartışırken bunların sınıf çelişkilerinin üzerini örten siyasal bir ideolojiye dönüşmesine karşı çıkacağız. Devletlerle yapılan anlaşmaları değerlendirirken ne romantik bir “ihanet” kolaycılığına ne de sorgusuz bir “zafer” propagandasına teslim olacağız.
Çünkü gerçek dayanışma eleştirel dayanışmadır. Bir halkın mücadelesine destek vermek, o mücadelenin içindeki sınıfsal ve ideolojik sorunları görmezden gelmek değildir. Tam tersine, gerçek dostluk gerektiğinde en sert eleştiriyi yapabilmektir. Kürt halkının gerçek kurtuluşunun milliyetçiliğin dar sınırlarından kurtarılması gerektiğini söylemek, Kürt halkına düşmanlık değil, onun özgürlüğünü daha ileri bir sınıfsal ve enternasyonalist perspektifte savunmaktır.
Aynı şekilde Alevilerin özgürlüğünü savunmak da yalnızca onları katliamdan korumakla sınırlı değildir. Onların hiçbir çoğunluğun lütfuna muhtaç olmadığı, kendi inançlarını özgürce yaşayabildiği, siyasal ve toplumsal yaşamda eşit olduğu bir düzeni savunmaktır. Aleviler ne Türk-Kürt uzlaşmasının kenarına iliştirilecek bir dipnot, ne de başka bir siyasal hareketin geçmişteki günahlarını temizlemek için kullanacağı bir vicdan aynasıdır. Kendi tarihleri, kendi mücadeleleri ve kendi siyasal iradeleri vardır.
Bu nedenle Hamidiye Alaylarından bugüne baktığımızda yalnızca geçmişin katliamlarını hatırlamıyoruz. Geçmişin mekanizmalarını bugünde tanımaya çalışıyoruz. Mezhepçi nefretin yeniden yükseldiği yerde uyarıyoruz. Milliyetçiliğin sınıfın önüne geçtiği yerde uyarıyoruz. Dinsel veya ulusal kardeşlik söylemi sınıf çelişkilerini örttüğünde uyarıyoruz. Ulusal uzlaşma devletin sınırları içerisinde eritilmeye başladığında uyarıyoruz. Bir hareket kendi siyasal dönüşümünü “Marksizmi aşmak” olarak tanımladığında, onun karşısına teorik bir dogmayla değil, tarihin ve sınıf mücadelesinin somut sorularıyla çıkıyoruz.
Ve tarihin sorusu sonunda hep aynıdır: Ezilenlerin mücadelesi kimi özgürleştirdi? Hangi sınıf güç kazandı? Hangi halkın iradesi güçlendi? Hangi halkın özgürlüğü başka bir halkın özgürlüğü pahasına kuruldu? Hangi anlaşma halkların bağımsızlığını büyüttü, hangisi onları devletlerin ve emperyalist güçlerin hesaplarına daha fazla bağladı? Hangi siyasal söylem işçileri birbirine yaklaştırdı, hangisi onları ulusal ve dinsel kimlikler üzerinden yeniden böldü?
Bu soruların cevabı sloganlarda değil, tarihin kendisinde bulunacaktır. Belki bugün değil, belki yarın da değil; fakat devletlerin arşivleri açıldığında, anlaşmaların gerçek sonuçları ortaya çıktığında ve halkların hafızası bugünün propagandasından sıyrıldığında herkesin nerede durduğu daha açık görülecektir. O gün Hamidiye Alaylarının gölgesinin yalnızca geçmişte kalmadığı, milliyetçiliğin farklı biçimlerinin nasıl birbirine benzeyebildiği veezilenlerin gerçek kardeşliğinin neden sınıfsal bir zeminde kurulması gerektiği daha açık biçimde görülecektir.
Çünkü bir halkın kurtuluşu başka bir halkın mezarı üzerine kurulamaz. Bir ulusun özgürlüğü başka bir ulusun inkârıyla kalıcı hale gelemez. Bir kadının özgürlüğü başka bir kadının bedeninin savaş ganimeti yapılmasıyla savunulamaz. Bir devrim, ezilenlerin birbirini boğazladığı yerde değil, ezilenlerin birbirlerinin elinden tutmayı öğrendiği yerde yeniden mümkün hale gelir.
İşte bizim ölçümüz budur. Ne Ankara’nın inkârı, ne Şam’ın merkeziyetçiliği, ne Washington’ın emperyalist hesapları, ne Moskova’nın bölgesel pazarlıkları, ne de herhangi bir ulusal hareketin kendi milliyetçi kibri. Biz ezilenlerin tarafındayız; fakat ezilenleri birbirine karşı kışkırtanların değil. İşçi sınıfının tarafındayız; fakat işçiyi kendi burjuvazisinin peşine takanların değil. Kürt halkının tarafındayız; fakat Kürt halkının adını kullanarak başka halkları düşmanlaştıranların değil. Alevilerin tarafındayız; fakat onların acısını siyasal bir vitrine dönüştürenlerin değil.
Gerçek enternasyonalizm, herkesin acısını aynılaştırmak değil, herkesin özgürlüğünü aynı ilkesel ölçüyle savunabilmektir. Gerçek devrimcilik ise kendi tarafına ait olan her şeyi savunmak değil, kendi tarafının yanlışına da karşı çıkabilmektir. Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey tam olarak budur: milliyetçiliğin kör kuyusundan çıkmak, mezhepçiliğin zehrini reddetmek, devletlerin pazarlık masalarından bağımsız bir siyasal ufuk yaratmak ve halkların kardeşliğini ulusal veya dinsel bir uzlaşma masalı olarak değil, ortak sınıfsal mücadele içinde yeniden kurmak.
Çünkü tarihin en ağır derslerinden biri değişmiyor: Ezilenlerin özgürlüğü birbirinden ayrılamaz. Kürdün özgürlüğü Alevinin özgürlüğünden, Alevinin özgürlüğü Arap emekçisinin özgürlüğünden, Türk işçisinin özgürlüğü Kürt işçisinin özgürlüğünden koparıldığı anda, geriye yalnızca yeni sınırlar, yeni efendiler ve yeni düşmanlıklar kalır. Komünistlerin görevi ise yeni efendiler yaratmak değil, efendilerin olmadığı bir dünyanın yolunu açmaktır.
Ve tarih, sonunda bütün sloganlardan daha acımasızdır. Kimin direndiğini olduğu kadar kimin ne pahasına uzlaştığını, kimin özgürlükten söz ettiğini olduğu kadar kimin başka halkların özgürlüğünü nasıl değerlendirdiğini, kimin enternasyonalizm dediğini olduğu kadar hangi noktada milliyetçiliğin sınırlarına çekildiğini de yazacaktır. O tarih geldiğinde geriye kalan şey bugünün propagandası değil, halkların yaşadığı gerçekler olacaktır. Bu yüzden bugün söylenmesi gereken söz açıktır: Alevilere yönelik katliamcı ve mezhepçi nefret reddedilmelidir; Kürt halkının ulusal hakları savunulmalıdır; Türk-Kürt kardeşliği burjuva ve dinsel uzlaşma formüllerine teslim edilmemelidir; Şam’la yapılan anlaşmalar romantikleştirilmeden sınıfsal ve siyasal sonuçlarıyla değerlendirilmelidir. Ve bütün bu mücadeleler, sonunda tek bir yerde birleşmelidir: Halkların birbirine karşı değil, sömürüye, emperyalizme, gericiliğe ve sınıfsal egemenliğe karşı ortak mücadelesinde.


