Yazan:Pavel Korçagin

Tarihin, devrimci hareketin önüne koyduğu tek değişmez yasa şudur: özel mülkiyet ilişkilerinin ürettiği kişilik tipini aşamayan hiçbir özne devrime önderlik edemez.
Çünkü özel mülkiyet yalnızca ekonomik bir kategori değil, bir karakter üretim mekanizmasıdır. Hırsı doğal, birikimi meşru, ayrıcalığı hak, iktidarı mülk sayan bir birey tipidir bu mekanizmanın ürettiği.
Bu birey tipi ne Bedreddin’in dünyasında ne Babek’in dağı ne Karmatilerin çöl komünlerinde ne de Kaypakkaya, Deniz, Mahir çizgisinin devrimci kopuşunda hayat bulabilir.
Bu çizgiyi takip eden herkes bilir ki, devrim mülkiyet ilişkilerinin ve bu mülkiyet karakterinin tasfiyesidir.
Bedreddin’den Babek’e mülkiyetin ilga edilmediği hiçbir isyan, isyan değildir.
Şeyh Bedreddin’in “yârin yanağından gayri her şey ortak” sözü bir ahlak değil, bir üretim ilişkileri tasfiyesiydi. Bedreddin’lerin, Osmanlı feodal mülkiyet düzenine karşı isyanı, mülkiyetçi kişiliği reddeden bir tarihsel kopuştu.
Babek Hürremî’nin Abbasî sömürüsüne karşı isyanı da, toprağın ve emeğin gaspını meşrulaştıran mülkiyet ideolojisine yöneldi. Babek’in komünal örgütlenmeleri, mülk sahibi zümreyi devrimci süreçten tasfiye etmenin zorunlu bir aşama olduğunu gösterdi.
Karmatiler ise mülkiyet karşıtlığını en uç düzeyde pratikleştiren örnekti. Bireysel mülkiyetin ortadan kaldırılması, kolektif yaşamın yalnızca etik değil, siyasal bir zorunluluk olduğuna dair tarihsel bir ispat olarak duruyor. Tüm bu tarihsel pratiklerin Bedreddin’den günümüze kadar akıp gelen bu onurlu ırmağın ortak aklı şudur: Özel mülkiyet sürdükçe eşitlik bir yalandır.
Kaypakkaya: Mülkiyet ve Mevki Bağını Kökünden Koparan Teorik Kopuş
İbrahim Kaypakkaya, Türkiye devrimci hareketinde mülkiyet ilişkileri ile siyasal çizgi arasındaki bağı en net teşhir eden önderdir. Onun kopuşu yalnızca Kemalizmin sınıfsal karakterinin çözülüşü değildir; aynı zamanda devrimci kadroların özel mülkiyetin ürettiği “mevki hırsıyla” zehirlenmesine karşı tarihsel bir uyarıdır.
Özel mülkiyet ilişkilerinin karakter izlerini taşıyan hiçbir kadro örgütü yönetemez. Bu hakikat Kaypakkaya’nın bilincinde özgürce akan dağ lilavları kadar berraktır.
Mevkiyi devrimin önüne koyan herkes sınıf düşmanının ideolojisini taşır. Mülkiyetçi kişilik tasfiye edilmeden devrimci örgüt inşa edilemez. Bu yaklaşım, Bedreddin-Babek-Karmatiler hattının modern tarihsel devamıdır.
Sınıf mücadelesi, devrimcinin kendi üzerinde yürütmesi gereken bir mülkiyet reddiyesi olmadan tamamlanamaz.
Deniz Gezmiş ve yoldaşlarının karakteri de bütün kişisel gelecek hesaplarını reddetmeleriyle anlam kazandı. Onların cesareti bir fedakârlıktan ziyade, mülkiyetçi bireyciliğin topyekûn reddiyesiydi.
Devrimci özne, özel mülkiyetin ürettiği ben-merkezli bireyi öldürmeden doğamaz hakikati Deniz’lerin devrimci pratiğinin en cesur yanıdır.
Bu nedenle, mülkiyeti tanrılaştıran düzenin içinde kişisel kariyer, kişisel güvence, kişisel birikim taşıyan herkes, devrimci değil; devrimin önündeki bariyerdir. Ve ilerlemenin önündeki her bariyer bilimin engel tanımaz hakikati tarafından yıkılmaya mahkumdur.
Mülkiyet ilişkileri ekonomik bir sömürü mekanizması olduğu kadar, siyasal bir rejim inşa eden ideolojik bir yapıdır da. Ve bu ideolojik yapı kendi insan tipini yaratır.
Bu nedenle örgüt içinde burjuva bireyciliğinin —yani mülkiyet ideolojisinin— yeniden üretilmesi devrimci hattın en büyük tehdidir. Ki karşı olduğumuz nokta tam olarak budur. Profesyonel olarak devrimci faaliyet yürüten, kadro düzeyinde örgütlü olan birinin esas görevi devrim mücadelesidir, geriye kalan her şey talidir. Devrimci görev ve sorumluluklarını işinden arta kalan zamana sığdırmaya çalışan, kişisel yaşamını ve kariyerini esas, devrimci görevlerini Tali olarak ele alan, yerleşik hayatın konforundan vazgeçemeyenler kadro faaliyeti yürütemezler. Çünkü mülkleşme hali başından da dediğimiz gibi kendi insan tipini yaratır ve bu ideolojik bir sorundur. İnsan da kariyer hırsını, popülizmi, bencilliği, ben merkezci siyaset anlayışını, kafa kol ilişkisini, örgütsel otoriteyi kast sistemine çeviren, kısacası bize ait olmayan bu hastalıklı tutum ve davranışları yaratan bu mülkiyet ilişkileridir. Yine söylemekte fayda var ki, mülkiyet duygusunun yarattığı bir karakter vardır ve bu karakter bize ait değildir. Gelinen aşamada dilimize pelesenk olan tasfiyeci anlayışın kendi de bu zeminden beslenmektedir. Çünkü mülksüzlerin siyaseti mülkiyetin mevziisinden üretilemez. Türkiye devrimci hareketini uzun bir süredir etkisi altına alan bu hastalıklı kadro anlayışı ve onun ürettiği tasfiyeci rüzgâr her geçen gün şiddetini artırarak devrim mücadelesinin barikatlarını dövmeye devam ediyor. Ve dahası ederi olmayan bu anlayış devrim cephesinde kendine bir değer biçmeye çalışırken bunu Marksizm adına yaptığını söylemektedir. Yapılacak olan açıktır, Türkiye devrimci hareketi içinde azınlığa düşen Marksist sol kendi içindeki burjuva mülkçü anlayışı tasfiye etmeden partilerini savaş kurmayına çeviremezler. Ki Marksistlerin gafleti tamda burada başlıyor: sorun haline gelen kronik anlayıştan çözüm beklemek.
Mülkiyet ideolojisini kişiliğinde taşıyan kadro çok açık ki burjuvazinin partizanıdır; devrimci örgütün değil.
Bedreddin’den Babek’e, Karmatiler’den Kaypakkaya’ya, Denizlere, Mahirlere uzanan tarihsel çizginin ortak hükmü şudur: özel mülkiyet ilişkilerinin ürettiği karakter ile devrim arasında uzlaşma yoktur. Mülkiyetçi kişilik tasfiye edilmeden devrimci sınıf politikası kurulamaz.
Mülkiyetle kirlenen, hırsla beslenen, mevkiyi mülk edinen hiçbir “devrimci”, devrim örgütleyemez.
Çünkü devrim mülkiyetin ürettiği insan tipinin yıkılmasıyla başlar.


