Yazan: Pavel Korçagin
Aklı ve ruhu özgür olmayan hiç kimse solcu olamaz. Önderliğine, dağ başındaki kuru bir ağaç dalına çaput bağlayan bir insanın hurafesi gibi tapınan bir insan solcu olamaz. Önderliğinin yaptığı her açıklamayı, aldığı her kararı tartışmasız doğru kabul eden, eleştirmeyen, eleştirene de düşman kesilen hiç kimse solcu olamaz...

İnsanlık tarihi, sadece üretim araçlarının değil, düşüncenin de evrimsel gelişimidir. Tekerleğin icadı da yazının, bilimin, felsefenin doğuşu da sorgulayan bir aklın, özgür düşünen bir bilincin eseri olarak çıkmıştır tarih sahnesine. Statüko hiçbir şeyi yaratmaz; o, yalnızca var olanı korur ve dondurur. İlerleme ise, ancak sorgulayan aklın yüce erdeminden doğar.
Bu nedenle özgür akıl, insanı hayvandan ayıran esas şeydir ve bilinçli tarih yapma yeteneğidir. Korkuya ve itaate dayalı bilinç ise özgürlük üretmez, sadece yönlendirilir. Solculuk ise yönlendirilmeyi değil, yön değiştirmeyi hedefler. Alışılmış ezberlerin ya da basit taklitlerin değil, özgür aklın diliyle konuşur. Ve bu dil, ancak ve ancak sorgulayan zihinlere özgü bir dildir. Yönetilmenin ve yönlendirilmenin bir kader olmadığının bilincinde olmak zorundadır her bir solcu! Aklı ve ruhu özgür olmayan hiç kimse solcu olamaz. Önderliğine, dağ başındaki kuru bir ağaç dalına çaput bağlayan bir insanın hurafesi gibi tapınan bir insan solcu olamaz. Önderliğinin yaptığı her açıklamayı, aldığı her kararı tartışmasız doğru kabul eden, eleştirmeyen, eleştirene de düşman kesilen hiç kimse solcu olamaz. Başındaki otoriteyi toplum ve parti üstü gören, dokunmayan ve dokunanı düşman ilan eden, aklını ve ruhunu disiplin adı altında partinin ya da devrimin değil bir önderliğin, dönemsel bir otoritenin hizmetine sunan hiç kimse solcu olamaz. Devrimin ilkeleri ile değil, adına önderlik dediğimiz tarihsel bir otoritenin yanlışlarıyla uzlaşan, devrim mücadelesinin bu küçücük azınlığının eksik ve zaaflarına payanda olanlar solcu olamaz. Bilinmelidir ki, aykırı olmanın, yanlış karşısında susmamanın, çürümüş olana baş kaldırmanın bir bedeli vardır. Bu bedeli göze alamayanlar solcu olamazlar.
Tarihin her büyük kırılma anında – ister feodalizmin çöküşünde ister burjuva devrimlerinde ister Ekim Devrimi’nde – sorgulayan bilinç belirleyici olmuştur. Her devrim, mevcut düşünsel, siyasal ve toplumsal yapıya karşı bir kopuşla mümkün olmuştur. Bu kopuşlar, yalnızca siyasi iktidarlarla değil; düşünce kalıplarıyla, gelenekle, kutsallaştırılmış yapılarla da hesaplaşmayı gerektirir. Çünkü egemenlik yalnızca devletle değil; onun her düzeyde içselleştirilmiş ideolojik etkileriyle de kurulur.
Bugün Marksist olmak, geçmişi körü körüne tekrarlamak değil; onun yöntemini, eleştirici-devrimci bilincini günümüze uygulayabilmektir. Marx, “Eleştirinin silahı, silahların eleştirisinin yerini tutamaz” derken, aynı zamanda her gerçek devrimcinin önce düşüncede kopuş yaşamadan praksise geçemeyeceğini anlatıyordu. Yani özgür akıl olmadan ne düşünce devrimi yapılabilir ne de toplumsal bir devrim gerçekleşebilir.
Devrimci Bilincin Diyalektiği
Solculuk, ezberlerle değil, çatışmalarla büyür. Kendi içinden başlayarak dünyayı değiştirme iradesidir solcu bilincini doğuran. Bu nedenle hiçbir gerçek devrimci, yanlış karşısında susmaz; kutsal ilan edilen, dokunulmazlık zırhı giydirilen her şeyi sorgulamaktan geri durmaz. Sol, yalnızca dış düşmana karşı değil, içteki çürümeye karşı da savaşmak zorundadır. Bu savaşın cephesi ise düşüncedir, bilincin bağımsızlığıdır, aklın özgürlüğüdür.
Parti ya da örgüt, devrimci mücadelede tarihsel bir araçtır. Ancak bu araç kutsallaştığında, amaçla yer değiştirir ve işlevini yitirir. Onu “doğrunun tek kaynağı” olarak gören, eleştirilmez ve sorgulanmaz bir yere yerleştiren her anlayış, özgür düşünceyi boğar; devrimi bir ritüele indirger. Böyle bir anlayışın aklı özgür değildir, olamaz da. Çünkü özgür akıl, dokunulmazlıklara savaş açar; sorgulamayı suç değil, görev bilir.
Tarihteki tüm büyük devrimci kopuşlar, özgür aklın isyanıyla gerçekleşti. Lenin, Bolşevik çizgiyi inşa ederken Enternasyonal’in çürümüş liderliğine itiraz etti. Mao, sosyalizmin ruhsuz bürokrasiye dönüştüğü anlarda eleştiri çeliğini kuşandı. Kaypakkaya, sosyal-şoven dogmaları yıkarken, yalnızca dış düşmanla değil, içteki inkârcılıkla da savaştı. Onları devrimci kılan, örgütlerine tapınmaları değil; örgütlerinin sınırlarını zorlamalarıydı. Sorguladıkları için büyüdüler. Korkmadıkları için çürüyen her şeye Marksizmin mevziisinden saldırdılar.
Bugün de benzer bir yerde olduğumuz bir sır değil artık. Parti ya da örgüt devrimci mücadelenin rehberi olabilir; ama onun rotasından sapan, sınıf mücadelesini değil klik çıkarlarını önceleyen, sorgulayan her sesi bastıran bir önderlik yapısı, ne kadar “tarihsel” olursa olsun, devrimin karşısındadır. Asıl sorun, partiye karşı olmak değil; partiyi çürüten, onu şahsi iktidar alanına çeviren bu yapıya karşı durabilmektir.
Sorgulama bilincini yok eden, örgütsel sadakati bir tür biat kültürüne dönüştüren, eleştiriyi “ihanet” gibi sunan her çizgi, devrimci mücadelenin karşısındadır. Gerçek particilik, bu çürümeye teslim olmak değil; ona direnerek partiyi yeniden devrimci zemine oturtmaktır. Çünkü gerçek partizanlık, kişinin kendisini değil, mücadeleyi öncelemesidir.
Bir önderliğin devrimciliği, biat kültüründen doğan sessizlikle değil; eleştiriler karşısındaki tutumuyla ölçülür. Önderlik, sorgulanamaz değildir; hele hele “kurtarıcı” hiç değildir. Tarih, kurtarıcılar değil; her şeyin sorgulandığı anlarda doğrulara sarılan devrimciler tarafından yazılmıştır. Sorgulamanın sustuğu yerde kurtuluş değil, çürüme başlar. Ve susanlar, o çürümeye ortak olurlar.
Parti, devrimci mücadeleyi buzlu sulara gömdüğünde ona dur diyemeyen, onunla birlikte donan hiç kimse, gerçek anlamda partici sayılamaz. Gerçek partizanlar, partiyi bu sulara hapseden anlayışa karşı devrimci mücadeleye sıkı sıkıya sarılanlardır. Sadakat, eleştiriye düşmanlık değil; devrime sadık kalmaktır. Çünkü devrim, gözünü kapatanların değil, gerçeğe gözünü dikenlerin işidir.
Körü körüne itaat, hiç kuşkusuz konformizmin ilkesidir. Eğer devrimcilik bu olsaydı, Kaypakkaya; TKP’nin gölgesine sığınır, Kemalizm’le uzlaşır, revizyonizmin eteğinde yaşardı. Ama o, sorguladı. Örgütünü, önderliğini, tarihi… Ve komünizmin bayrağını, dogmaların külünden yükseltti.
Bugün Kaypakkaya’yı anmak, yalnızca fotoğraflarını taşımak değil; onun gibi sorgulamak, onun gibi direnmek ve gerektiğinde onun gibi baş kaldırmaktır. Çünkü gerçek devrimcilerin aklın ve düşüncenin özgürlüğüne yaslanmaktan başka çareleri yoktur. Ki bu devrimci olmanın ön koşuludur.


