”Birleşme yeteneğini kaybetmiş, birleşip büyümek yerine sürekli küçülen, bölünen ve açıkçası bunu da hiç mevzu bahis etmeyen bir parti önderliği komünist olma inisiyatifini kaybetmiştir, tasfiyenin sofrasında bizzat ev sahibidir.”

Tasfiyecilik sadece bugünün değil geçmiş tarihinde en can yakıcı sorunu olarak sürekli devrim mücadelesinin önüne bir engel olarak çıktı. Ancak şunu belirtmekte fayda var ki, tarihin hiçbir kesitinde bu denli yıkıcı bir şekilde nüfus etmedi. Tasfiyecilik bir virüs gibidir ve yapıştığı yeri kendine benzetme de çürütüp dejenere etmede oldukça mahirdir. İşgal ettiği dokuyu yok etme, işlevsiz kılma ve oradan bütün vücuda yayılma amacı güder. Bu durumda erken teşhis ve devrimci müdahale şarttır. Tabiri caizse hayat kurtarır. Doğru teşhis meselenin ilk adımı iken, doğru müdahale ikinci adımıdır. Teşhis tek başına bir anlam ifade etmez. İyi bir cerrah sadece kalp damarının tıkalı olduğunu teşhis edip; duran değil, ona müdahale edip damarı açan cerrahtır. Hayat kurtaran müdahaleden kastımızda zaten budur. İçinden geçtiğimiz bu sürecin genel bir hastalığı olarak önümüzde duran tasfiyeciliğe ve onun biçimlerine dönük afili sözler dizmek genel geçer tespitlerde bulunmak ne yazık ki acilen çözülmesi gereken bu sorunu ortadan kaldırmıyor. Hastalığa karşı kesin ve isabetli tespit ve en doğru müdahale … Bu olmadıkça doğan her yeni gün yıkımla gelecektir.
Devrimci camianın en temel hastalığı, yaşanan bütün tahribatları dışsal bir olgu olarak ele alıp var olan bütün sorunları kendi dışındaki şartlara fatura etmesidir. Felsefi anlamda idealizmin bayrağını taşıyan bu yaklaşımın sorunlara müdahale yöntemi elbette diyalektikten uzak olacaktır. Bu tarz sorunların karmaşık halkasına yeni bir sorun daha eklemenin ötesine geçemez.
Zıtların birliği mücadelesinden, mücadeleleri ise birliğinden dolayıdır. Dışsal olan her şey aynı zamanda içseldir de. Öte yandan içsel olan Dışsalla iç içedir. Bu bizim niyetimiz ya da farazi bir tahminimiz değil çelişkinin doğası gereği böyledir. Birlik ve mücadele süreklidir esastır. Tali olarak birinin esas olması diğerinin yok olduğu ya da hiç olmadığı anlamına gelmez. Buradan hareketle süreçlerin dışsal olan çelişki ya da tespitlerle açıklanması eksik olduğu gibi diyalektik bir yaklaşımı da içermez. Bir oduna çakılan kibrit dışsal bir müdahaledir, ancak odunun içindeki potansiyel enerjiyi kinetik enerjiye çeviren şey odunun kendisine içkindir. Onda yani odunda yanmanın enerjisi kendisine aittir. Aynı ateşin suyu tutuşturma ihtimali yoktur, çünkü suda bu enerji mevcut değildir. Ancak suyun kendisi de uygun bir ısıda buharlaşabilir. Buharlaşma eğilimi suyun kendi ile alakalıdır. Gerekli ısıyı aldığında moleküller çözülerek başka bir enerjiye dönüşürler.
Bir komünist partisi yaşadığı tahribatları, yenilgi ya da darbeleri Salt dış nedenlerle açıklayamaz. Bu tasfiyeci süreç için de böyledir. Tasfiyecilik başından da belirttiğimiz gibi bir virüs gibi bedenin en zayıf yerine saldırır. Bozulmuş olan bir organa sinsice yerleşir ve orayı tamamen çürütür. Virüsün bu eğilimi dışsaldır. Ancak bozulan organ içseldir. Vücut bütünlüğünü koruyan, sağlıklı bir bedenin hiçbir organı bu Virüsü kabul etmez, anında dışarı atar. Ki bu durumda dışsal olan Virüsün bu saldırma, çürütme ve yayılma eğilimi boşa düşer. Benim bedenim çok sağlıklıydı ama buna rağmen bu virüs gelip içime yerleşti ya da ben çok sağlamım ama genel bir salgın var herkes bu hastalıktan mustarip gibi değerlendirmeler bilimden uzak, kendini kayırma anlayışı taşır ki, bu Marksistlerin işi olamaz.
Buradan hareketle tasfiye dışarıdan değil bizzat içeriden gelişen bir olgu olarak duruyor karşımızda. Sınıf düşmanlarımız bütün silahlarıyla askeri, örgütsel ve ideolojik cepheden sürekli Komünist partilerini ya da kendi iktidarlarına karşı bir tehdit olarak gördükleri her gücü tasfiye etmek için saldırmaktadırlar. Bu bilinmeyen bir sır değildir. Saldırı süreklidir ve her saldırı tasfiyeye dönüktür. Düşmanın hedef noktaları Komünist partilerin eksik ve zaaflı yanlarıdır. Tasfiye saldırılarının dozajı süreçlere göre değişse de sürekli ve daimdir. Dediğimiz gibi bu şaşılacak bir durum değildir; normaldir, uzlaşmaz çelişkilerin doğası gereğidir. Çünkü Komünist partilerin temel yönelimi ve hedefi de bu yöndedir. Vur, parça kopar, kopardığın yere yerleş… Ta ki düşmanını yıkıp ezene dek… Karşıt güçlerin savaşı aynı zamanda bir tasfiye savaşıdır.
Dolayısıyla bizler içeride deforme olmuş, bozulmuş yanlarımızı göremezsek ya da görmezden gelirsek buralara müdahale edip yeniden tahkim edemezsek, düşmanımız müdahale eder ve kendini tahkim eder. Çünkü devrim mücadelesi boşluk tanımaz. Tasfiye dediğimiz olgu ister küçük isterse büyük çaplı olsun çok yönlü bir eylem pratiğidir. Örgütsel, askeri, ideolojik vb. birçok ayağı vardır. Ama esasen tamamı çizgi ile alakalıdır. Tasfiye lokal, kendiliğinden gelişen bir süreç olarak ele alınamaz. Beslendiği ya da köklerini saldığı bir toprak vardır. Ve bu bir çizgi sorunudur. Bizde bu yazının kapsamında bir iç olgu olarak gördüğümüz tasfiyeciliği bilincimiz yettiğince açmaya, tartışmaya çalışacağız.
Devrimi Sovyet Topraklarına gömen Anlayış İçeriden Palazlandı
“Don nehri bir gece de don tutmadı” sözü kadar derin bir felsefi anlam taşıyan bir edebi bakış açısı daha yoktur. Her nitel patlamanın ardında nicel bir birikim sürecinin olduğuna işaret eden bu söz aslında Sovyet devrimine dair bir eleştiridir aynı zamanda. 1956 yılında gerçekleşen ve Kruşçev revizyonizmini programatik olarak da iktidar yapan kongre kararları bir gece de alınmadı. Uzun yıllara dayanan bir tarihsel arka geçmişi, nicel bir birikim süreci vardı. Kruşçev tarihe damgasını vurmuş bir kişilikti ama şahsına münhasır değildi elbette. O kişilik, o ruh, ondan sonra da birçok coğrafya da birçok şahsiyette kendini reenkarne etti.
Kruşçev parti içinde ne kadar “ayak takımı’’ varsa hepsini kendi etrafında topladı. Kimini şantaj, kimini tehdit yoluyla sindirip kendi yanına çekti. Kimi de bizzat Kruşçev’in yardakçısı idi. Çoğunu bir araya getiren şey ortak örgütsel suçlardı. Biliyorlardı ‘Kruşçev düşerse hepimiz düşeriz’. Ortak suçların, burjuva hırsların ve komünist olmayan sefil ruhların bir araya getirdiği bu çete, partiyi içeriden kemiriyordu. Ancak Kruşçev işinin ehli idi. Komünistlere karşı komünizm bayrağı sallıyor, parti içi kitlenin ileri olan duyguları ile değil, geri olan duyguları ile uzlaşıyor, kendi statükosunu örgütlemek için elinden geleni ardına koymuyordu. Stalin’e devrimin, hatta bütün Sovyetlerin “babası’’ sıfatını layık gören ama Stalin’in ölümünden hemen sonra yaptığı “Stalin’in kişilik kültü’’ ‘’Stalin’in suçları’’ konuşmasında geçmişin bütün suçlarını ve yanlışlarını Stalin’in üstüne yıkıp işin içinden çıkan yine Kruşçev idi. Daha en başından kendine rakip gördüğü komünist kadroları bir şekilde yaftalayıp ekarte ediyor, eleştiri yürütenleri kapitalist yolcu ya da dış güçlerin parti içindeki uzantıları olarak lanse ediyor, kimini soğuk namluların önüne dizerken kimini de soğuk zindanlara hapsederek yok ediyordu. Ve bütün bunları korkunç bir manipülasyon altında yürütüyordu. Komünist kadroları manipüle etmede ya da boşa düşürüp düşman ilan etme de oldukça ustaydı. Kuşkusuz bu pratiklere mahal veren bir çizgi hakimdi Komünist partinin içerisinde. Partinin kitlelerden kopması, eleştiri yürüten kitlelerin kapitalist yolcu ya da ajan ilan edilerek dışlanması, bürokratizmin alabildiğine güçlenmesi, proletarya diktatörlüğü yerine parti diktatörlüğünün ikame edilmesi, belli bir elitler sınıfının oluşması vs. Bütün bunlar yazımızın sınırlarını aşacağı için biz sadece işin tasfiye boyutunu Kruşçev örneğinde ele alacağız. Elbette programda, ideoloji de, örgütsel yapılanma da, komünist olan bir parti de böylesi tasfiyeci, yıkıcı, tarihin tekerleğini geriye doğru döndürmeye çalışan kişilikler yer alamaz. Hastalık içeride ve derinde idi. Kruşçev’in yaptığı sadece bu hastalıklı yere yerleşmek idi.
Bir komünist partisini ayakta tutan yegâne şey kitlelerdir. Kitlelerin toprağına kök salan bir ağacın meyvesi devrim olur. Sovyet devrimi kitlelerden koptuğu, onlara yabancılaştığı anda kararsızlığın ve karamsarlığın sefil şövalyesi Kruşçev sahneye çıkıp kılıcını komünistlere çevirdi. Parti içindeki komünistleri örgütsel yetkiyi kendine siper ederek tabiri caizse harcadı. Çünkü parti içinde muazzam bir otoriterlik kendini peyda etmişti ve bu otoriterlik örgütsel yetki bünyesinde palazlanıyordu. Hem parti merkezi Komitesi hem ‘devlet bilmem ne komiserliğinin’ başı olan her kişinin yetkileri muazzamdı. Marksizm yetkinin ve otoritenin kitlelere devredilerek devletin küçültülmesini salık verir. Ki devlet denen mekanizmanın ihtiyaç olmaktan çıkıp sönümlenmesi ancak ve ancak kitlelerle mümkündür. Siz yetkiyi tekelleştirip, yeni yeni devlet kurumları peyda ederseniz bunun adı Marksizm olmaz, olamaz.
Cennet libaslı Cehennem Zebanileri
Aslında isimler ve coğrafyalar değişse de hemen her coğrafyanın kendine özgü Kruşçevleri vardır. Marksizm nasıl somut koşulların somut tahlili ise, tasfiyecilikte öyledir; Koşulları sinsice tahlil eder, sabırla bekler ve ilk fırsatta boşluk bulduğu yere yerleşir.
Deng Xiaoping, Çin komünist partisinin önemli figürlerinden biriydi. Parti içerisinde uzun yıllar Merkez Komite üyeliği yapmış ve devrim sonrasında 1952 ve 1966 yılları arasında başbakanlık görevini üstlenmişti. Ancak ne var ki, Mao’nun gerek sosyal gerekse de ekonomik anlamdaki komünist devrimci tutumundan rahatsızdı. Ve o da hiç kuşkusuz yoldaşı Kruşçev’in izinden gitti. Parti içinde kendine ait bir siyasal alan yarattı. İlk hedefi elbette Marksistler oldu. Marksistleri ekarte ederken bunu Marksizm adına yaptığını söylüyordu. Kruşçev’in mirasını ustalıkla üstleniyor hayata geçiriyordu.
Keza, Liu Shaoqi’de ayni tarz ve yöntemleri uyguluyor, devrimin tasfiyesini öngören fikirlerini parti içinde örgütlemeye çalışıyordu. Ki, Liu’da hem parti içinde hem devlet bürokrasisinde başkan yardımcılığı görevlerini yapmış, parti içinde en önemli görevlere atanmış bir şahsiyetti. Ve bunun yanında iyi bir tasfiyeciydi. Onun nezdinde parti kendisine aitti. Partiyi kendi özel mülkü olarak görüyor, geri kalan herkese misafir muamelesi yapıyordu. Partiyi istediği gibi yönetme, istediği yöne götürme hakkı yalnız kendisine aitti. Kısacası bu uzlaşmacı ve revizyonist unsurların ortak özelliği komünistleri tasfiye etmekti.
1966 da başlayan Kültür Devrimi aynı zamanda bir temizlik hareketi idi. Parti, Liu ve Deng gibi revizyonist, yıkıcı, tasfiyeci unsurları temizleyip gerçek Marksistlerle yoluna devam etmeyi planlıyordu ve öyle de oldu. Liu, Deng ve yoldaşları partiden atıldılar. Devlet içindeki bütün görevlerinden uzaklaştırılıp teşhir edildiler. Kara çaldıkları, ekarte ettikleri komünistlerin itibarları iade edilerek yeniden görevlerine geri döndüler. Kültür Devrimi sırasında yaşanan aşırılıklar her ne kadar eleştiri konusu yapılsa da bu zararlı ayrık otları nezdinde hak yerini bulmuş, adalet sağlanmıştı.
Ancak ne yazık ki parti içerideki dönüşümünü gerçek anlamda sağlayamamıştı. Çünkü Liu ve Deng gibi düşünen kadrolar gerçek fikirlerini gizlemiş, kelimenin tam anlamıyla takiye yapmış, hatta ve hatta Kültür Devrimini en keskin şekilde bunlar savunup yine Liu ve Deng gibi unsurlara en çok bunlar saldırmıştı. Gül bahçesinin altında gizli bir diken tarlası vardı; Cehennem, partinin bizzat içinde cennet libasıyla dolaşıyordu. Dışarıdaki kapitalist ordunun içerideki Truva atıydı bu unsurlar.
Mao’nun ölümünden hemen sonra yaşanan o boşluğu fırsat bilen bu cennet libaslı cehennem zebanileri partinin kapılarını ardına kadar açarak dışarıda kalan ve komünistler tarafından partiden kovulan herkesi içeri aldılar. Komünistleri peyder pey tasfiye ettiler. Dahası ideoloji fukarası olan Liu ve Deng gibi sefillerin itibarını iade ederek Kültür Devrimini mahkûm ettiler. 1977 yılında gerçekleştirdikleri 11. MK toplantısında Deng’in, Mao’nun ideolojisini eleştiren sosyalist bir yönelimi savunduğunu vurgulayarak yeniden partiye aldılar ve başkan yardımcılığı gibi önemli siyasi görevler üstlenmesinin önünü açtılar. Kuşkusuz bütün bu süreçlerin çok yönlü birçok nedeni var. Ve bu sonuçlara götüren nedenler dışarı da değil içeridedir. Tankları toplarıyla Nazilerin yenemediği Sovyetleri, Kruşçev ve hempaları içeriden yıkıp viraneye çevirdiler. Chiang Kai-shek ve Japon emperyalizminin yıkamadığı devrimi içeriden kemirip tükettiler.
Tanrı Devrimi Sattı
Nepal Komünist Partisi (Maoist) Nepal’deki dağınık güçleri ve muhalif kesimleri bir araya getirip birleştirme yeteneğini göstermesi muazzam bir tarihsel tecrübeydi. Bir kar tanesi belki hiçbir şeydir ama binlerce kar tanesi bir çığı oluşturabiliyor diyor ya şair, işte birleşip büyümenin önemi çığ olmakta yatıyor. Bunu bildiği için, çığdan korktuğu için bizim bölünüp parçalanmamızdan haz duyuyor sınıf düşmanlarımız. NKP(Maoist) parçalanmış bu hareketleri halk kitleleri ile birleştirerek 1996 yılında on yıl sürecek bir savaşı örgütleyerek halkın bütün silahlarını, devrimci hareketin bütün enerjisini monarşiye çevirdi. Kısa sürede ülkenin kırsal kesimlerini Maoist Halk Savaşı stratejisi ile ele geçirerek muazzam bir noktaya eriştiler. Artık halkın zafer namluları başkent Katmandu’nun kapılarında gürlüyor, halka kölelik ve biattan başka bir hak tanımayan Monarşi ve feodal beyler için cehennemin çanları çalıyordu. Nepal devrimi, Maoist Halk Savaşı stratejisinin yörüngesinde kararlı adımlarla yürüyordu. Ülkenin somut koşullarını doğru tahlil etmiş ve bu somut koşullara özgü taktik ve stratejiler geliştirmişlerdi. İçerideki feodal beyler ve burjuvazi, dışarıdaki kapitalist emperyalist güçlerle birleşerek devrimi yıkmak ve tasfiye etmek için harekete geçtiler. Ancak devrimi yıkmak ya da tasfiye etmek burjuvazinin başarısı değil, NKP’nin başarısızlığıydı. Mao’nun yolundan ayrıldıkları gün yıkıldı devrim. Dediğimiz gibi siz burjuvazinin düzenini yıkmaya onu bombalamaya başladığınızda, o oturup izlemeyecektir. O da var gücüyle, bütün silahları ile sizin en zayıf halkanıza saldıracak ve tasfiye etmeye çalışacaktır. Bu normaldir. Normal olmayan sizin bu saldırıya karşı direnç göstermemenizdir.
Burjuvazi Parachanda’yı Nepal devriminin önüne bir barikat olarak çekmeyi düşünüyordu. Ve öyle de oldu. Ancak Parachanda’nın teslimiyeti sadece onunla açıklanamaz. NKP (Maoist) Nepal’deki binlerce tanrının arasına bir de Parachanda’yı ekledi. Tartışmasız bir ilah gibi görüyorlardı Parachanda’yı. Hatta “Parachanda’nın Yolu” diyerek, onun bilime yeni katkılar yaptığını ve bilimin yeni bir aşaması yolunda ilerlediğini savunuyorlardı. Devrim, kişilerin ya da partilerin değil kitlelerin eseridir. Araç ve amaç ilişkisinde denklemi tersten kuran her anlayış ve çizginin yıkıcı bir rol oynadığı tarihsel tecrübelerle sabittir. Kişi ya da parti fetişizmi, fanatiklik boyutunda bir sahipleniş, özgür aklı, sorgulama bilincini yok eden bir davranış biçimidir. Aracın kendisine dokunulmazlık zırhı giydirir ki bu tamda bilimin ve özgür aklın tasfiye edilmesidir. Komünistler için hiçbir şey dokunulmaz değildir, hiç kimse kendini eleştiri silahının dışında tutamaz. Ama NKP, Parachanda’ya yüklediği misyona uygun bir siyaset izliyor, ona dokunulmazlık hakkı tanıyordu. Parachanda’ya dokunmak devrime dokunmaktır diyerek onu devrimle özdeşleştirdiler. Ne trajiktir ki, devrime dokunan, onu burjuva mezadında üç kuruşa satan yine Parachanda oldu. O ve hempaları dünyanın çatısındaki kızıl bayrağı burjuvazinin şöminesinde yaktılar. Burjuvazi devrimi teslim aldı gibi bir bakış açısı tek yanlı, eksik ve sakattır. Gerçek şudur ki; tanrı devrimi sattı. Hiçbir tanrı halkın safında yer almaz. Evet binlerce gerillanın silahlarını teslim etmesi, sanki komünistler kan ve ölüm sevdalısı imiş gibi, halkın içinde değilmiş ve bizzat halkın kendisi değilmiş gibi gerillaları topluma entegre etme alanlarına gönderilmesi bizzat içeriden ve en tepeden gelen bir tasfiye hareketi idi. Devrim dışarıdan değil içeriden yıkıldı.
Kişi ve parti fetişizminin devrimleri kemirip yok ettiğine dair bu kadar somut ve bu kadar net tecrübeler varken, neredeyse yüzyıl sonra komünist partilerin hala bu yolu izliyor olması normal bir durum değildir. Kişiler gelip geçicidir. Partiler yalnızca bugünün zorunlu ve gerekli araçlarıdır. Gereğinden fazla yüklenen bir anlam araca amaç misyonu yükler. Devrim için değil, parti için ya da kişi için insan örgütlemeye başlanır. Parti her şeydir, temelli bir anlayış komünizm idealinin yerini alır. Canlı politik tartışma ortamı, eleştiri özeleştiri mekanizması yok edilerek parti diktatörlüğünün önü açılır. Her şey olan kitleler hiçbir şey haline getirilir. Partinin tepesinde konumlanan komuta kademesi hem partinin ve hem de devrimin sahibi gibi davranmaya başlar. Statüko en katı şekilde kendini örgütleyerek hâkim hale gelir. Bu saatten sonra yönetmek bir hastalık halini alarak kadroların bünyesine yerleşir. Asla yönetilen pozisyonuna düşmemek için bütün enerjisini kendi apoletini ve statükosunu korumaya harcar. Kendinden olanları yanı başında toplayarak, kendisi gibi olmayanlara cephe açar. Her eleştiriyi oturduğu koltuğa bir tehdit olarak algılar. Bu saatten sonra kendi alanında iktidarını kuran her bir kadroyu farklı bir alana atayamazsınız. Çünkü kendi iktidar alanını terk etmez. Alt kademelerde örgütlenmektense mücadeleyi bırakır. Bu onun için daha yeğdir. Yetiştirdiği insan tarafından yönetilmek istemez; çünkü komünist değildir. Bir komünist açısından sokakta gazete dağıtmakla örgütün tepesinde olmak aynı şeydir. Ama bu baylar için öyle değildir. Çünkü bunlar komünist değildir.
Sonuç Olarak
Ve bugün, rüzgârın artık fırtınaya döndüğü bu tarihsel koşullarda bir hayalet dolaşıyor Türkiye’nin semalarında; Kruşçev’in hayaleti. Ve hiç kuşku yok ki, bugün Türkiye Komünist ya da sol hareketini ele geçiren bu anlayışın öğrencileri atalarının, ecdatlarının yani Kruşçev ve türevleri gibi tarihsel soytarıların izinden o pespaye adımlarıyla yürümeye devam ediyorlar.
Her çizginin kendi önderliğini, kendi kadro tipini, kendi kültürünü yarattığı ve örgüte ve mücadeleye dair olan her şeyin bu çizginin ürünü olduğunu tekrardan hatırlatmakta fayda var. Komünist Partisi maalesef yekpare, bütün, tamamlanmış bir organizma değildir. Parti içine farklı sınıf ve tabakalardan insanlar katılım sağlarlar. Bu insanlar içinden geldikleri sınıfın bütün düşünce ve davranışlarını birlikte getirirler. Örgütsel mekanizmalarını tam anlamıyla oturtmuş, ideolojik anlamda donanımlı bir partide bu farklı sınıf ve tabakalardan gelen insanlar hızlı bir dönüşüm sağlayarak ideolojik anlamda işçi sınıfının birer neferi olur ve devrimi ileri taşımanın motoru olurlar. Ancak ideolojik olarak zayıf olan, devrim mücadelesinde yalpalayan partilerde bu tür insanlar dönüşüm sağlayamadığı gibi buldukları ilk boşlukta partinin üst kademelerine gelerek kendi fikirlerini örgütlemeye başlarlar. Kavgacı değil, uzlaşmacı bir yol izlerler. Devrim mücadelesi her kriz yaşadığında böyle anlayışların peyda olması boşuna değildir. İşte bugün yaşanan tam olarak budur. Kendini Türkiye, Kuzey Kürdistan devrimini örgütlemekle görevli sayan her komünist, devrimci hareketin ideolojik anlamda bunalım halinde olması bu sınıfsal niteliğinden kaynaklıdır. Devrimci hareket küçük burjuvaların, Avrupa da özel mülkiyet çamurunun içine gırtlağına kadar batan kadroların egemenliği altına girdiği içindir ki bu ideolojik cinnet hali sürekli hale geldi. Tasfiyenin yaşandığı yer tamda burasıdır. Her çizginin ideolojik bir dokusu, sınıfsal bir niteliği vardır. Ve hiçbir tespit bu sınıf karakterinden bağımsız ele alınamaz. Mevcut önderliklerin ya da kadro siyasetinin bizzat kendisi tasfiyeci iken, tasfiyeden dem vurması ali cengiz oyunu değilse nedir! Ayrılan her grubu, ya da kopan her insanı tasfiyeci ilan ediyorlar. Kusura bakmayın ama bunlar sizin eseriniz. Tasfiyeci bir önderliğin yetiştireceği insan tipi maalesef budur. Şayet ayrılan herkes kelimenin gerçek anlamıyla tasfiyeciyse bu sadece ve sadece sizin eseriniz ve sizin sorununuzdur. Çünkü uzlaştığınız, örgütlemeye çalıştığınız hedef kitleniz işçi sınıfı değildir; işçi sınıfı içinde bir tek örgütlülüğünüz dahi yoktur. Kâğıttan payandaya yaslanıyorsan düştüğünde veryansın etmeyeceksin. Çünkü bu senin bilinçli tercihindir. Ve dahası kader birliği yaptığın sınıf küçük burjuvazidir. Tamda bu nedenledir ki komünistlerle kader birliğin yoktur. İşçi sınıfının ve onun temsilcisi olan komünistlerin radikal tutumu seni rahatsız etmektedir. Dolayısıyla komünist camia içindeki tasfiye hareketi bizatihi en tepededir. Ve bu en tepe bürokrasisi sınıfsal olarak bu çizginin insan tipidir. Kafasının içindeki burjuva iktidarı yıkmadan sistemi yıkacağını iddia eden bu anlayış tarihin gişe rekorlarını kıran bir filmin komik bir senaryosunu andırıyor. Ve hala açık seçik orta yerde duran bu somut gerçekliğe rağmen tasfiyeyi dışarıda aramak kendi hakikatini gizlemenin bir aracından başka bir şey değildir.
Hazıra dağ dayanmaz sözü bizim değil bu halkın sözüdür. Geçmişin mirasını da kullanıp tüketti bu anlayış. Dağ da tükendi, bağda. Miras aldıkları bu yemyeşil vadiyi kurak, çorak bir toprağa çevirdilerse eğer, bu sadece ve sadece onların sınıfsal karakteri ile ilgilidir. Bunun dışında yapılan her açıklama boştur, niyetlidir. Zaten bundan dolayıdır ki, bu anlayışa karşı duran herkesi, her çizgiyi tasfiyeci ilan ediyorlar, yavuz hırsız ev sahibini bastırır misali.
Bütün bunlardan yola çıkarak açıkça şunu söyleyebiliriz ki, partiyi kitlelerden koparan her anlayış tasfiyecidir.
Yoldaşlarıyla birleşmeyen her önderliğin bizzat kendisi tasfiyecidir.
Savaş koşullarında komuta kademesinin bile sahip olmadığı yetkileri Avrupa gibi bir yerde bir ya da birkaç kişinin eline teslim eden çizgi Maoist değildir.
Birleşme yeteneğini kaybetmiş, birleşip büyümek yerine sürekli küçülen, bölünen ve açıkçası bunu da hiç mevzu bahis etmeyen bir parti önderliği komünist olma inisiyatifini kaybetmiştir, tasfiyenin sofrasında bizzat ev sahibidir. Nerede komünistlerin ekarte edildiği, atılıp dışlandığı bir parti görürseniz bilin ki orada bu sefil ve beş para etmez düzenin tasfiyeci mimarları iş başındadır. Yelkenlerini kapitalizmin rüzgarıyla şişiren bir geminin varacağı yer burjuvazinin limanıdır.
Sovyet devrimine dair oldukça anlamlı bir halk fıkrası vardır. Rivayet odur ki:
Lenin Sovyet treninin lokomotifine geçmiş ve “yoldaşlar hadi hep beraber kazana kömür atalım. Ne olursa olsun bu devrim trenini durmamalıdır “demiş. Lenin’den sonra Stalin geçmiş işin başına ve kaptan vagonuna oturarak “kazana kömür atın, tren sanki yavaşlıyor yoldaşlar “demiş. Arkasından Kruşçev gelmiş ve “perdeleri çekin kimse trenin durduğunu anlamasın yoldaşlar diyerek treni terk etmiş…….
Bu yazı ilk olarak Maoist Perspektif dergisinde yayınlanmıştır.


