YÜZ İKİ YILDIR BEKLENEN DEMOKRASİ

Yazan: Mehmet Ali Atila

Burjuva demokrasisi en yalın haliyle, burjuva sınıf çıkarlarını güvenceye alan, koruyan bir devlet sınırı çizer. Yani burjuva sömürü düzenini anayasal çerçeveye oturtur ve bu sınırları zor aygıtı olan devlet eliyle korur. İfade ve düşünce özgürlüğü, protesto hakkı, grev vb. burjuva demokratik haklar tanınarak işçi ve emekçi sınıfların sömürüsü güvenceye alınır. Ama hiçbir burjuva demokratik düzen aşınmaz değildir. Veya mutlak yasalara dayanılarak hareket edilir diye bir kural yoktur. Burjuva demokratik ülkelerin adım adım faşizme kaydığı, faşizmle yönetildiği hatırlandığında bunun mümkün olmadığı görülür. Kapitalist ülkelerde sınırsız bir özgürlük ve düşünce ortamı olduğu savı da yanılgıdan ibarettir. Güncel olması açısından Siyonist İsrail devletinin Filistin halkını katliamdan geçirmesini protesto edenlerin Almanya, Fransa ve İsviçre’de vd. ülkelerde nasıl engellendiklerini gördük ‘’Demokrasi beşiği’’ denilen bu ülkelere bakıp hiçbir demokratik hakkın güvencede olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü sınıf mücadelesine bağlı olarak, değişen koşullara ve de sınıfların güç ilişkisine göre genişler, sınırlanır (demokratik sınırlanır) tamamen ortadan kaldırılıp faşizme geçilebilinir.

Her demokrasi biçimi iktidarda olan sınıfların diktatörlüğünü ifade eder. Bu bağlamda saf demokrasi yoktur. Dolayısıyla demokrasi kavramı sınıfsal olup bağlamından koparılamaz. İster burjuva demokrasisiyle ister faşizmle yönetilsin her ikisi de burjuva çıkarı temsil eden yönetim biçimleridir. Bu genel vurgular üzerinden hareketle bakıldığında dünya çapında yaşanılan gelişmelerin yönünün demokratik haklara saldırı süreci olduğu aşikâr. Özellikle Avrupa’da gelişen faşist partilerin varlığı tesadüfi değildir. ABD’de, Avrupa’da göçmenler üzerinden şovenizm tekelci burjuvazinin çıkar çatışmasına, emperyalist devletler arası çelişkilerin keskinleşmesine bağlı olarak gelişiyor. Irkçı-milliyetçi akımın nefret söylemleriyle birlikte gelişmesi, şovenizme karşı mücadeleyi dünya çapında gerekli kılıyor. Emperyalist devletlerin yarı-sömürgeler üzerindeki paylaşım mücadelesi derinleştikçe daha bir görünür olacaktır. Genel olarak dünyada; burjuvazi, işçi ve emekçilerin çıkarlarına saldırıyor/saldıracaktır. Kitlesel işten çıkartmalar AB ve ABD’ye genel bir durumdur.  Ekonomik, politik, sosyal kazanımların törpülenmesi, yok edilmesi emperyalist devletler arası çelişkinin keskinleşmesi süreciyle paralel gidecektir. Emekçilerin kazanımlarına saldırılar arttıkça burjuvazi, bunun kapitalizmin yapısal sorunlarından kaynaklandığını gizlemeye çalışacaktır. Sorunların sistemden değil yabancılardan kaynaklandığı siyasetinin yoğunlaşması bundandır. Göçmenlere yönelik yasal düzenlemeler giderek artıyor. Faşizmin kendine kitle tabanı yaratması bu ırkçı-şovenist politik yönelimden ileri gelmektedir. Bu yönelim son yıllarda giderek gelişmektedir.

Emperyalizmin baskısı altındaki yarı-sömürgelerde ise demokrasinin kırıntısına rastlanmayan, faşizmle yönetilen onlarca ülke var. Emperyalist devletlerin bu ülkeler üzerindeki hegemonya mücadelesi arttıkça, emperyalizm ile yarı-sömürgeler arasındaki çelişki derinleştikçe içte faşizmin tonu düşüyor ya da artıyor. En ufak hak arama mücadelesi bastırılmaya, ezilmeye çalışılıyor. Halk kitleleri sindirilmek istenir.

Demokrasi faşizm üzerine tartışmalar ülkemizde sıkça gündeme gelmektedir. Elbette bu tartışmalar yeni değildir. Devrimci hareket arasında bu tip teorik tartışmalar azalsa da AKP’nin hükümete gelmesiyle birlikte farklı minvalde gündeme gelmeye başladı. Tartışmanın ana ekseni genelde ‘’cumhuriyetin demokratik değerlerinin yok edildiği ya da yok edilmeye çalışıldığı’’ üzerine dönüyor. Veyahut ‘’laik-demokratik anayasal düzenin yok edildiği faşizmin giderek oturtulmaya çalışıldığı’’ vb. üzerinedir. AKP karşıtlığı temeline oturtulan bu düşünceler faşizmin 2000’ler sonrası geliştiğini veya 1950’lilerle birlikte oturmaya başladığını savunur! Dolayısıyla cumhuriyetin kuruluşu ve M. Kemal dönemi ayrı bir yer konulup aklama yoluna gidilir. Halbuki yüz küsür yıldır aynı politik sorunlar etrafında dönülüyor. Cumhuriyetin kuruluşuyla daha da şiddetlenen, sistematik hale gelen çelişmeler daha katmerli baskı ve şiddet unsurları devreye konularak çözülmeye çalışıldı. Kürt ulusu ve azınlık milletler üzerindeki baskı, asimilasyon ve imha politikası hep hoş görüldü. Kimilerince ‘’Feodal ağalara karşı mücadele’’ kimilerince ‘’Türk ulus devletinin gericiliğe rağmen cumhuriyet devrimlerinin’’ sürdürülmesiydi. Kimilerince ise o dönemler sınıfsal çelişmeler yoktu. Faşist yönetim biçiminden ise hiç söz edilemezdi. Tüm bu sınıf işbirlikçi, şovenist görüşler günümüzde halen ileri sürülüyor.

Tüm bunları irdelemek için güncel politik sorunlara ve geçmişle bağına değinmekte fayda var. Tarihin birçok kez göstermiş olduğu üzere sömürücü sınıflar ezilen halk kitlelerini peşinden sürükleyebilmektedir. Egemen sınıfların siyasi temsilcileri kendi çıkarlarını halkın çıkarınaymış gibi gösterebiliyor. Emekçi sınıfların demokrasi isteği burjuva klikler arasında kullanılmakta kendi çıkarlarına dahil edilmektedir. Devrimci hareketlerin zayıf olduğu dönemlerde bu durum daha da bir görünür oluyor; vücut buluyor. Bugünün Türkiye koşulları biraz da bu durumu yansıtıyor. Bir tarafta AKP’nin öncülük ettiği ‘’cumhur ittifakı’’ diğer tarafta CHP’nin önayak olduğu burjuva muhalif klik var. AKP, hükümette olmanın avantajını kullanıyor. Devletin tüm olanaklarını seferber ederek muhalif burjuva kliği ezmeye çalışıyor. Devletin bürokrasisini kendi klik ihtiyaçlarına göre düzenliyor. Yaygın çıkar birliği etrafında kenetlenen bu kesim, devletin yönetiminde kalmak için yoğun çaba veriyor. Diğer taraftan başta tekelci burjuvazi olmak üzere komprador burjuvazi için sınırsız bir sömürü ağı var. Sömürücü sınıflar açısından hükümet şimdilik işini iyi yapıyor. Medyadan yargıya gücü elinde tutan hükümet gündemi belirlemekte ve de dizayn etmektedir. Yetkiler merkezîleştirildiğinden hükümet ekonomik, politik, sosyal alanlardaki sorunlara daha hızlı daha kararlı müdahale edebiliyor. Böylece gerek işçi ve emekçi sınıfların mücadelesini boğmak, gerekse Kürt ulusal hareketini ezmek için kendine hareket alanı açabiliyor. Tüm faşizan yönetimlere, enflasyondan işsizliğe düşük ücretlere ve de ağırlaşan sosyal koşullara rağmen AKP yine milyonlarca insanı peşinden sürükleyebiliyor, aldatabiliyor.

CHP’nin ittifak(şimdilik) olmasa da öncülük ettiği burjuva klik ise adeta demokrasi havarisi kesilmiş durumda. Cumhuriyetin kurucu partisi olsa da Türkiye’nin kangrenleşmiş sorunlarından sorumlu değilmiş gibi demokrasi havarisi kesilebiliyor. Cumhuriyet sonrası faşist uygulamalarının partisi değilmiş gibi davranıp halkı aldatabiliyor. Ki ne yazık ki, devrimci hareketin saflarında inanan siyasetini bu temelde yürütüp M. Kemal dönemini ‘’ilerici-devrimci’’ gören kesimler var.  Dolayısıyla bu durum CHP’nin egemen sınıfların çıkarını kollarken kendisine geniş bir hareket alanı açmasını sağlıyor. CHP bir tarafta kendi kliğinin çıkarını savunuyor, diğer taraftan da tüm burjuvazinin çıkarını temsil eden devletin zaafa düşmemesi için sisteme kol kanat geliyor. Ve diğer yandan da halkın öfkesini bastırmak, devrimci kanala akmasını önlemek için set oluşturuyor. CHP bu üçlü görevi canla başla yapıyor. Yürüttüğü siyaset ve propagandaya bakılırsa ‘’laik-demokratik anayasal düzenin’’ korunması, halkın çıkarı için mücadele yürütüyor! Bir kurtarıcı edasıyla sahneye çıkıp seçimi işaret etmesi, cumhuriyetin ‘’ileri’’ciliğinden dem vurması bir yana halkın büyük bir kesimini etkisi altına almış gerçekliği var.

Sormak lazım. Egemen sınıfların klik çatışmasından halka özgürlük çıkar mı?  Birçok burjuva demokratik hak anayasada olmasına rağmen neden uygulanmıyor?  Bunun nedeni dönemin AKP hükümetinin giderek oturmasından mı kaynaklanıyor, yoksa cumhuriyetin kuruluşundan günümüze faşizm bir devlet iktidarı biçimi olduğundan mıdır?….

Devam edecek..

Mehmet Ali Atila, Tekirdağ 2’nolu F tipi A-İ-146 hapishanesinden yazısını bizlere göndermiştir. Mehmet Ali Atila ile iletişime geçerek, eleştirilerinizi belirttiğimiz adresten gerçekleştirebilirsiniz.

Scroll to Top