Yazan: Remzi Ceyhan

Tarih boyunca, zamanın ruhu, somutlaşma ve anlam kazanma çabası içinde varoluşsal sancılar çekmiş; kısmen de olsa kendini temsil edebilmiştir. Ancak bu temsil, zamanın ruhunun canlı ve sonsuz bir dokuya sahip olmasından ötürü hiçbir zaman nihai değildir. Bu nedenle, kendi temsilini yeniden ve yeniden arayış hali, süreklilik içinde daima var olacaktır. Bunun öngörülebilir yanları olmakla birlikte, her şeyin mutlak bir tarifi ya da kılavuzu yoktur. Her çağ, kendine özgü bir biçim ve yöntem taşımaktadır. Kendini tekrarlayan veya sabit bir formülle çözümlenen bir süreç olmaktan ziyade, tüm parametrelerin özenle incelenmesi ile yeni bir formülasyona ihtiyaç duyan ve kısa sürede eskiyen bir olgudur.
Burada zamanın ruhundan kastettiğimiz şey, insandan bağımsız, onun iradesel ve toplumsal yapısını göz ardı eden tinsel bir olgu değildir. Bilakis, insan olgusu bu sürecin baş aktörü ve yönlendiricisidir. İçinde bulunduğumuz son çeyrek yüzyıl ise, hâlâ netleşememenin derin varoluşsal sancısını yaşamaktadır.
İnsanlık tarihi her zaman hakikat arayışı içerisinde olmuştur. İnsanın “ileri” diye tabir ettiği gelişme isteği de buradan gelmektedir. “İleri”den kastımız, aydınlanmacı bir tarzda cahil bırakılan ve yoksul halkların alın yazısına mahkum edilişiyle, bu halkların bir gerilik nedeniymiş gibi gösteren burjuvazinin aklayıcılığı değildir.
İlerici olan, her zaman hakikat ile uğraşan; fenomenlerin analizini yapıp onların etkisini ortaya koyan bilimsel sosyalizmin asıl meşgalesidir. İllüzyonun verdiği ve hissettirdiği sanal duyguların ötesinde, insanın gerçekteki somut ihtiyaçlarına odaklanan; amaç ve ideallerine göre şekillenen gereksinimler toplamıdır.
İdeolojilerin zamanının geçtiğini söyleyen burjuvazi, en güçlü ideolojisiyle ezilenlere saldırıyı gerçekleştirmiş bulunmaktadır. Bugün herkese inanılmaz bir düşünsel alan tanıyan burjuvazi, tabii ki insanların bir makinenin parçası gibi çalışması ve sermayeye hizmet etmesi şartıyla bunu yapmaktadır. Fikirsel anlamda doğaçlamaya ve hareket serbestliğine imkân tanımaktadır. Fenomenler dünyasında her şey yorumlanmaya açıktır; zalimin mazlum olduğu bir hikâye yazılabilir, suçlu olana herkes üzülebilir, savaşların sebebi mağduruymuş gibi anlaşılabilir. Kapitalizmin çarpık fikirleri komünizm diye de anlatılabilir; her şey bir aldatmacadan ibarettir ve doğaçlama yapma hakkı sınırsızdır. Oysa bu sınırsızlık, fenomenlerin dünyasında hakikatten yalıtılmış, kendini özgürlük sanan bir yanılsamadan ibarettir.
Ama biz, bu sınırsızlığın sınırında pratiğe odaklanarak ilerlemek istiyoruz. Yanlış bilinene rağmen doğru olanı savunmak; konfor alanlarımızın yalanlarına sığınmak istemiyoruz. Hakikati tarif etmek ve onu tutacak olan iradeyi bilinçli bir tercihin ürünü yapmak istiyoruz. Hayatımız, sürüklenen ve rastlantısal olarak bir yerlerde anlamını bulan bir akarsu olmanın ötesinde, iradesel bir müdahalesinin de kendisidir. İrade, fenomenlere karşı aklın ve bedenin eylem birliğidir. Bu bakımdan, günü ve kendimizi değerlendirirken bunları referans alacağız.
Tabii ki komünistlerin görevi, hakikati bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermek ve bunun, değişen ve yenilenen dünya düzenindeki yansımalarının analizinin yapılmasıyla mümkündür. Gelgelelim ki, gerçek olanın kendisi komünist parti içerisindeki kişiler için bile anlaşılmamışsa, o zaman bu görev sekteye uğratılacaktır. Komünistler için gerçek, aynı zamanda eylem demektir. Bizler, kapitalist ya da liberal tayfa gibi bir “konuşma kulübü” değiliz. Komünizm de, evlerimizin sıcak köşelerinde yapılacak ve sunulacak bir düşünce değildir.
Burada “en çok eziyet çeken kişi en büyük komünisttir” demiyoruz. Ama komünistlik, tembellik veya disiplinsizlik gibi hastalıklı davranışlar da değildir. Komünist kişi disiplinli olmalıdır. Burada bahsettiğimiz disiplin, patrona şaşmaz bir sadakatle işe gelip gitmek olmadığı gibi; “buna karşıyım” diyerek evde oturan tembelliği de kastetmiyoruz. Disiplin; bir sistematik içinde okuma yapan, görevlerini zamanında ve zorluk derecesine bakmadan yerine getiren, dakik, düşünsel ve pratik anlamda disiplinli, komünist sorumluluklarını yerine getiren kişidir.
Komünist olmanın sorumlulukları; bulunduğun her alanda örgütlenme çabası içinde olmaktır. İnsanlarla sosyal ilişki geliştirmek, yeni insanlarla tanışmak, durmadan okumak ve amaca uygun donanımlar elde etmektir. Parti görevlerini zamanında ve komünizme hizmet ettiği takdirde koşulsuz yapmaktır. Bunları yapmayan bir kişinin, kendi düşünsel dünyasında devrim yaptığını sanmasından öteye bir şey yoktur.
Bir komünistin ilkeleri olmalıdır; zamanın eğip bükemediği, kişilere göre değişmeyen, tanımlandığı anlamda değişmez ilkelere gerek vardır. Kapitalist zırvalar, “her şey tartışılabilir, her şey değişebilir” diyerek komünistlerin ilkelerine saldırmakta ve onları yine komünist söylemleri kullanarak modası geçmiş göstermektedir. Bu da başka bir yenilgi konusudur.
Bu anlamda en önemli noktalardan biri ilkelerin savunulmasıdır. Burada kastımız, belirli bir dönemde benimsenen ama sonra çabucak unutulan “günün ilkeleri” değildir. Bizim genel değerlerimiz ve değişmez doğrularımızdır. Hizmet ettiği yer bellidir; kişiler tarafından uydurulan değil, halkın mücadelesinde ortaya çıkan bilgi ve tecrübeyi miras edinir. Bu anlamda ki burjuva sahtekârlıkları reddetmek gerekmektedir.
Son dönemde burjuvazinin sahada ve ideolojik alanda saldırıları artmıştır. Ancak burada asıl önem taşıyan alan, ideolojik düzlemde yürütülen savaştır. Bilhassa ideolojik alandaki yenilgi ve tasfiyeci süreç, sahada kendini üretemeyen ve yenileyemeyen bir şekillenişin ardından, yenilgi olarak kendini göstermektedir. Bu yenilgiden ders çıkaramayan, fenomenlerin dünyasına hapsolmuş hakikat kaçkınları ise, doğal olarak bunu kendi basiretsizliklerinde aramayacak; ya burjuva sistemini olumlayacak ve ondaki sözüm ona “açıklar” üzerinden yol almaya çalışacak ya da bilimsel sosyalizmin ve ilkelerinin artık yetersiz olduğuna dair utangaç bir savunuyu dillendireceklerdir.
Burada hakikat dediğimiz olgu, tam zamanlı ve yüksek yoğunlukta yürütülen, düşünsel ve pratik bir savaştır. Kısıtlı imkânlarla insan aklının ve yeteneğinin tüm kapasitesinin kullanılması, kolektif gücün tam olarak işlevsellik kazanmasıdır. Hâkim sınıflar milyarlarca dolar yatırım yaparak milyarlarca insanı kendi amaçları doğrultusunda yetiştirirken, “Biz ne yapıyoruz?” sorusu hâlâ tartışma konusudur.
Burjuvazi bu ideolojik hegemonya mücadelesine yalnızca ekonomik yatırımlarla değil, aynı zamanda kültürel ve medya araçlarıyla da yön verir.
Hollywood filmlerinden küresel spor organizasyonlarına, sosyal medya platformlarından eğitim sistemine kadar geniş bir alanda sermaye, kitlelerin düşünme biçimini şekillendirmek için devasa yatırımlar yapar.
Örneğin, büyük teknoloji şirketleri (Google, Meta, Apple gibi) yalnızca ürün satmakla kalmaz, aynı zamanda kullanıcı davranışlarını yönlendiren algoritmalarla ideolojik bir çerçeve oluştururlar. Futbol kulüplerine yapılan sponsorluk anlaşmaları, olimpiyat organizasyonlarına aktarılan milyarlarca dolar ya da dev medya kuruluşlarının sahiplik yapısı, bu ideolojik yatırımların birer parçasıdır. Netflix’in dizilerinde, Marvel filmlerinde veya reklam kampanyalarında bile toplumun nasıl düşünmesi gerektiğine dair dolaylı mesajlar verilir.
Bu saldırılara karşı hiçbir şey yapmadan, nereden edinildiği bile belli olmayan fikirlerle mücadele edebileceğini düşünmek bir hayalperestliktir. Okumak ve okuduğunu sorgulamak; bu devasa alana karşı alternatif yaratacak adımlar atmak ertelenemez bir sorumluluktur. Bunu yapmayan, yapmaya çabalamayan kişi kesinlikle karşı tarafı güçlendirmekte, bu tarafta ise sadece koltuk işgal etmektedir.
Bu bakımdan, içinde bulunduğumuz yüzyıl; hakikat ile fenomen, komünizm ile kapitalizm arasındaki mücadelenin en keskin olduğu dönemdir. Teknoloji insanlara inanılmaz bir rahatlık ve tembellik vermekte ve onlara hükmeden bir noktada durmaktadır. Komünist olanın bu saldırıyı bertaraf etmesi ancak ve ancak ilkelere disiplinli bir bağlılıkla, bununla mücadele etmesi ve bu mücadeleyi doğa ve insan yararına sunmasıyla mümkün olacaktır.


