BİRLİK SORUNU

Yazan: Muharrem Cemal

Komünistlerin birliği sorunu, çoğu zaman örgütsel dağınıklık, tarihsel ayrışmalar ya da taktik farklılıklar üzerinden tartışılmaktadır. Oysa bu yaklaşım, yani örgütsel dağınıklık, tarihsel ayrışma ya da taktik farklılıklar üzerinden süregelen tartışma sorunun biçimine takılıp özünü perdeleyen bir yüzeysellik üretmektedir. Birlik meselesi, özünde ideolojik yani sınıfsal bir meseledir. Hatta daha doğru bir ifadeyle, ideolojik ayrışmaların kendisi de sınıfsal temeller üzerinde yükseldiği için, belirleyici olan sınıf karakteridir. Bu nedenle, Kaypakkaya geleneğinin yani geleneğimizin tarihsel parçalanmışlığı da bugünkü birleşememe hali de onu taşıyan yapıların ve kadroların sınıfsal konumlanışıyla doğrudan ilişkilidir.

Her siyasal çizgi, kendisini temsil eden kadroların sınıfsal aidiyetinden bağımsız değildir. Maoist perspektif açısından bu, yalnızca sosyolojik bir tespit değil, aynı zamanda tarihsel materyalizmin temel bir yasasıdır da. Düşünce, bilinç ve politik yönelimler, son kertede maddi yaşam koşulları ve sınıfsal konum tarafından belirlenir. Bu bağlamda, bir hareketin ideolojik hattı ile onu taşıyan kadroların sınıf karakteri arasında diyalektik bir ilişki vardır. Eğer bu iki düzlem arasında uyumsuzluk oluşursa, yani proleter bir ideoloji küçük burjuva ya da feodal alışkanlıklara sahip kadrolar tarafından temsil edilirse, ortaya çıkan sonuç kaçınılmaz olarak deformasyon olur.

Geleneğimizin tarihsel gelişiminde bu çelişkiyi açık biçimde gözlemlemek mümkündür. Devrimci bir kopuşu, ideolojik netliği ve sınıfsal kararlılığı temsil eden Kaypakkaya çizgisi, onu taşıyan öznelerin sınıfsal zaafları nedeniyle süreklilik içinde parçalanmış, yeniden üretilmiş ve çoğu zaman özünden uzaklaştırılmıştır. Geçmişte bu deformasyon, önemli ölçüde feodalizmle bağını koparamamış, köylü alışkanlıklarını terk edememiş bir önderlik anlayışı üzerinden şekillenmiştir. Bu anlayış, kolektif devrimci iradenin yerine kişisel otoriteyi, eleştiri-özeleştiri mekanizmasının yerine biat kültürünü, ideolojik mücadele yerine sadakat ilişkilerini koymuş, partiyi tarlası çizgiyi ise o tarlanın sınırı gibi ele almıştır. Elbette Böyle bir zeminde birlik, ancak biçimsel ve geçici olabilirdi. Çünkü bu tür ilişkiler, sınıfsal olarak geri bir temele dayanmaktadır.

Bugün ise aynı sorun farklı bir biçimde varlığını sürdürmektedir. Feodal ilişki ve alışkanlıklar bütünü tamamıyla ortadan kalkmamış olsa da geleneği bugün etkisi altına alan küçük burjuva karakterdir. Küçük burjuvazi, üretim ilişkileri içindeki ara konumu nedeniyle hem burjuvaziye hem de proletaryaya açık bir sınıftır. Bu nedenle de ideolojik ve politik olarak istikrarsızdır. Bu istikrarsızlık, onun devrimci hareket içindeki varlığını da belirler. Küçük burjuva kökenli kadroların egemen olduğu yapılarda, ideolojik çizgi çoğu zaman dalgalı, tutarsız ve konjonktüre bağımlı hale gelir.

Bu sınıf karakteri, birlik sorununda da kendisini en çıplak biçimde açığa vurur. Küçük burjuva zihniyet, birliği stratejik bir zorunluluk olarak değil, taktiksel bir araç olarak kavrar. Bu nedenle birlik meselesi söylem olarak sıkça dillendirilen ancak pratikte sürekli ertelenen, koşullara bağlanan ya da dar grup çıkarlarına tabi kılınan bir mesele haline getirilir. Birlik, ilkesel bir zemin üzerinde değil, pazarlıklar ve geçici uzlaşmalar üzerinden kurulmaya çalışılır. Bu ise gerçek anlamda birliği değil, daha büyük ve karmaşık ayrılıkları koşullar.

Küçük burjuva karakterin belirleyici özelliklerinden biri de hesapçılıktır. Bu hesapçılık, özellikle politik alanda kendini gösteren hastalıklı bir haldir. Hangi adımın hangi örgütsel kazanımı sağlayacağı, hangi söylemin hangi çevrede daha fazla etki yaratacağı, hangi ittifakın kısa vadede güç kazandıracağı gibi sorular, ilkesel tutumların önüne geçer. Böyle bir zihniyet için birlik, ancak kendi konumunu güçlendirdiği ölçüde anlamlıdır. Bu nedenle, birliğin önündeki en büyük engellerden biri, açık karşıtlıklar değil, bu tür örtük ve sistematik hesaplardır. Bu istilacı sınıf karakteri – istilacıdır çünkü hakkını teslim etmek gerekir ki, girdikleri her yerde kültür mantarı gibi çoğalma özelliğine sahiptirler- evet bu istilacı sınıf karakteri parti ile devrimin çıkarları çeliştiğinde Partisinin çıkarlarını, kendi ile partisinin çıkarları çeliştiğinde kendi çıkarlarını savunur. Ve bu çıkar ilişkisini o kadar ileri taşırlar ki, benim partimin yapmadığı bir devrim benim devrimim değildir anlayışı ile hareket ederler. Partili değil parti-zandır. Komünistliği parti-zanlık olarak kavrar. Partiyi devrimle birleştirmez, birleştiremez. Ayrılıklara, devrim mücadelesini, işçi sınıfını zayıflatan bir hastalık olduğunu için değil, sadece partiyi zayıflatan bir olgu olarak gördüğü için karşı çıkar. Çünkü parti ne kadar güçlü ise kendisi ve hükmettiği alanda o kadar güçlüdür. Benim partim güçlü ise devrim mücadelesi de güçlüdür anlayışıyla yaklaşır sınıf mücadelesine. Birliğe yaklaşımı da tam olarak böyledir. Birlik beni mi güçlendiriyor yoksa diğer tarafımı. Birliği dahi taraf meselesi üzerinden ele alan her anlayış sakattır. Daha en başından gardını alarak gelen her kim olursa olsun bilin ki barışmaya değil dövüşmeye geliyordur. Komünistler benzeyen yanlarını konuşup onları çoğaltırken, küçük burjuvalar benzemeyen yanlarını konuşup onları çoğaltırlar. Bu anlayışla bin yılda geçse birlik mümkün değildir. Küçük burjuva önderliklerden komünist bir birlik inşa etmesini beklemek komünistlerin en büyük gafletidir. Devrim içeri de en derinde, tam da çürümenin olduğu yerde yaşanmak zorundadır. Aksi taktirde geleneği temsil ettiğini iddia eden hiçbir kurumun geleceği yoktur.

Daha da önemlisi, küçük burjuva zihniyet eleştiriye kapalıdır. Eleştiri-özeleştiri mekanizması, Marksist hareketin gelişiminin temel araçlarından biri olmasına rağmen, küçük burjuva karakter tarafından çoğu zaman bir tehdit olarak algılanır. Çünkü eleştiri, yalnızca politik hataları değil, aynı zamanda sınıfsal zaafları da açığa çıkarır. Bu nedenle eleştiri ya bastırılır ya da kişiselleştirilir. Sonuç olarak, ideolojik mücadele yerini polemiklere, kolektif gelişim yerini klikleşmelere bırakır. Bu ortamda birlik değil, bölünme yeniden ve yeniden üretilir. Unutulmamalıdır ki, bir küçük burjuva için birlik ancak kendisini güçlendirdiği zaman anlamlıdır.

Oysa proletarya açısından durum kökten farklıdır. İşçi sınıfı, üretim sürecindeki kolektif konumu nedeniyle, bireysel çıkarlarla değil ortak çıkarlarla hareket etmek zorundadır. Bu zorunluluk, onun politik davranışına da yansır. Proletarya için birlik, bir tercih değil, varoluş koşuludur. Parçalanmış bir işçi sınıfı, sermaye karşısında güçsüzdür; bu nedenle birleşmek, onun tarihsel çıkarlarının doğrudan bir gereğidir. Bu durum, komünist hareket açısından da geçerlidir. Proleter karakter, ideolojik netliği, örgütsel disiplini ve kolektif iradeyi zorunlu kılar.

Bu noktada belirleyici olan, yalnızca işçi kökenli olmak değil, proleter bir dünya görüşünü içselleştirmektir. Proleterleşme, sosyolojik bir dönüşümden ziyade ideolojik ve politik bir dönüşümü ifade eder. Bu dönüşüm gerçekleşmeden, yani küçük burjuva alışkanlıklar, refleksler ve değerler aşılmadan, komünistlerin birliği kalıcı bir biçimde sağlanamaz. Çünkü eski sınıfsal eğilimler, her kritik eşikte yeniden ortaya çıkar ve birliği sabote eder.

Kaypakkaya çizgisinin özü, tam da bu noktada önem kazanmaktadır. Bu çizgi, yalnızca teorik bir farklılaşmayı değil, aynı zamanda sınıfsal bir kopuşu ifade eder. Ancak bu kopuş, tarihsel süreç içinde tam anlamıyla gerçekleştirilememiştir. Çizginin devrimci özü korunmaya çalışılmış, fakat onu taşıyan kadroların sınıfsal zaafları nedeniyle bu öz sürekli olarak aşındırılmıştır. Bu nedenle bugün karşı karşıya olunan durum, yalnızca örgütsel bir dağınıklık değil, aynı zamanda sınıfsal bir bulanıklıktır. Ki örgütsel dağınıklığın ve bölünüp küçülmenin temelinde de bu vardır.

Komünistlerin birliği sorununun çözümü, bu bulanıklığın ortadan kaldırılmasına bağlıdır. Bu ise, küçük burjuva karakterle açık ve sistematik bir hesaplaşmayı gerektirir. Bu hesaplaşma özellikle ideolojik cepheden yürütülmeli ve küçük burjuvaların bütün mevzileri dağıtılmalıdır. Kadroların yaşam tarzından örgütsel ilişkilere, karar alma süreçlerinden kitlelerle kurulan bağlara kadar her alanda proleter bir dönüşüm sağlanmadan, birlik çağrıları kaçınılmaz olarak sonuçsuz kalacaktır. Çünkü geleneği ve işçi sınıfını birleştirmek ancak komünistlere özgü bir meziyettir, küçük burjuvalara değil…

Sonuç olarak, komünistlerin birliği meselesi, özünde bir sınıf meselesidir. Bu gerçeklik kabul edilmeden yapılan her tartışma, sorunu çözümsüzlüğe mahkûm eder. Birlik, ancak proletaryanın sınıf karakterini esas alan, küçük burjuva sapmalarla radikal bir kopuşu gerçekleştiren ve ideolojik netliği temel alan bir hareket içinde mümkündür. Bunun dışındaki her “birlik” arayışı ya geçici bir yanılsama ya da yeni bölünmelerin habercisi olmaktan öteye geçemez.

Scroll to Top