Yazan: Pamir Zagros
”Halkın Günlüğü ve Gazete Patika’da ‘’Mutlak Butlan Mutlak Faşizmdir’’ başlığı altında bir yazı yayınlandı. Yazı esasen mevcut gündeme ilişkin görüş ve tespitlerde bulunurken bir anda kimi muhatap aldığını belirtmeden belli analizlerde bulunmuş. Faşizme dair tespitlerine sitemizde yazan Sevda Tali yoldaş gereken cevabı verdi. Bizim ise eleştiri konusu haline getireceğimiz iki kısım var ilgili yazıda...”

Eleştiri- özeleştiri, komünist bir hareket için yalnızca örgütsel bir yöntem değil materyalist dünya görüşünün pratik yaşamdaki ifadesidir. Marksizm’de eleştiri-özeleştiri, bireylerin, örgütlerin ve devrimci hareketlerin kendi faaliyetlerini bilimsel ölçütlerle değerlendirmesi, yanlışlarını açığa çıkarması ve gelişmenin önündeki engelleri kaldırması yöntemidir.
Bu basit bir ahlaki erdem veya kişisel tevazu meselesi değildir. Onun temelinde nesnel gerçekliğin sürekli değişmesi ve insan bilgisinin bu gerçekliği sürekli daha doğru kavramaya çalışması yatar.
Marksizm bizlere evrendeki her şeyin hareket halinde olduğunu öğretir… Hiçbir olgu, kurum veya düşünce mutlak ve değişmez değildir. Her varlık kendi içinde çelişkiler taşır ve tam da bu çelişkilerden dolayıdır ki gelişim süreklidir.
Bu nedenle örgütün ya da kurumun kendisi de bu çelişkilerden azade değildir. Örgüt içinde doğru ile yanlışın, ileri ile geri olanın, proletarya çizgisi ile burjuva etkilerinin mücadelesi sürekli olarak varlığını sürdürür. Eleştiri ve özeleştiri işte bu iç çelişkilerin bilinçli biçimde çözülmesinin aracıdır.
Bu anlamda eleştiri ve özeleştiri diyalektiğin örgütsel yaşam içindeki somut biçimidir diyebiliriz.
Bilimsel düşüncenin temel özelliklerinden biri sürekli sınanabilir ve düzeltilebilir olmasıdır. Bilim tarihi incelendiğinde hiçbir büyük ilerlemenin hataların ortaya çıkarılması olmadan gerçekleşmediği görülecektir.
Bir fizikçi deney yapar. Sonuç teoriyi doğrulamıyorsa teorisini gözden geçirir.
Bir biyolog yanlış hipotez kurmuşsa onu terk eder.
Bir matematikçi hata bulursa ispatını düzeltir.
Einstein kendi zamanında verili bilimi doğru kabul etseydi biz hala zamanı mutlak değerlendiriyor olacaktık. İzafiyet teorisi, foto elektrik etki ya da ışık hızının mutlaklığı bilinmiyor olacaktı. İşte bilimin bu sarsılmaz yöntemi devrimci siyasette de geçerlidir.
Bir komünist hareket açısından hataları gizlemek bilim dışıdır.
Başarıları mutlaklaştırmak bilim dışıdır.
Yanlışları savunmak ve yanlışta ısrar etmek bilim dışıdır.
Gerçeklerden kaçmak bilim dışıdır.
Eleştiri ve özeleştiri, devrimci pratiğin deneysel doğrulanma mekanizmasıdır.
Mao’nun ifadesiyle: doğru fikirler gökten düşmezler, onlar toplumsal pratik içinde sınanarak doğrulanırlar. Pratik ile teori arasındaki bu sürekli besleme ilişkisi eleştiri ve özeleştirinin bilimsel özünü oluşturur.
Marx ve Engels kendi dönemlerindeki ütopik sosyalizmi, küçük burjuva sosyalizmini ve işçi hareketindeki yanlış eğilimleri eleştirerek geliştiler.
Marksizm hiçbir düşünceyi, hiçbir lideri, hiçbir örgütü eleştirinin üstünde görmez. O sebepten kutsal kabul edilen her şeyin üzerine Marksizmin çekiciyle yürümek devrimci bir eylemdir. Kol kırılır yen içinde kalır anlayışı karşı mahallenin sloganıdır bizim değil.
Gerçek komünistler için eleştiri nasıl İntikam, karalama, küçük düşürme ya da bir tasfiye aracı değilse, özeleştiri de yukarıda da değindiğimiz gibi basit bir güzel ahlak meselesi değildir.
Amaç çizginin düzeltilmesi ve kolektif gelişmedir. Bilindiği üzere iğneyi kullanmak çuvaldızı kullanmaktan her zaman daha kolaydır. Yani eleştirinin şarjörü her zaman dolu iken özeleştirinin şarjörü genellikle boştur.
Çünkü İnsan zihni kendi yanlışlarını görmekte zorlanır. Ego, alışkanlıklar, kariyer kaygıları, mevki ve statü çıkarları Kişiyi sürekli savunmacı bir hale getirir. Çünkü özeleştiri, bireyin kendi düşüncesini nesne haline getirerek incelemesi sürecidir. Bir bakıma kişinin kendi üzerinde uyguladığı diyalektik analizdir.
Kibir abidesi narsist kişiler bu yöntemi uygulayamazlar. Kibir insan vücudunda ilk olarak gözleri hedef alır. Kibirden kör olanlar bırakın kendilerini burnunun ucunu dahi göremezler. Kendisini mutlak doğru kabul eden bu anlayış sahipleri hata yapmayacaklarını düşünürler. Farklı görüşleri tehdit olarak algılar, Sorgulamayı disiplin sorunu sayarlar.
Oysa diyalektik materyalizm hiçbir doğruyu mutlaklaştırmaz. Bugünün doğrusu yarının yeni koşullarında yetersiz kalabilir. Bu nedenle eleştiri-özeleştiri, devrimci düşüncenin canlı kalmasını sağlayan en canlı mekanizmadır.
Sonuç olarak, komünistler açısından eleştiri ve özeleştiri, örgütsel bir formalite değil; diyalektik materyalizmin, bilimsel yöntemin ve devrimci pratiğin ayrılmaz bir parçasıdır. Eleştiri olmadan gelişme olmaz. Özeleştiri olmadan dönüşüm olmaz.
Çelişkileri açığa çıkarmayan bir örgüt durağanlaşır; durağanlaşan örgüt ise zamanla dogmatizme, bürokratizme ve yozlaşmaya sürüklenir.
Bu nedenle Marksist anlayışta eleştiri-özeleştiri, bireyin ve örgütün kendisini sürekli yeniden üretmesinin, gerçekliğe yaklaşmasının ve devrimci niteliğini korumasının temel araçlarından biridir.
İğne ve çuvaldız parodisi
Halkın Günlüğü ve Gazete Patika’da ‘’Mutlak Butlan Mutlak Faşizmdir’’ başlığı altında bir yazı yayınlandı. Yazı esasen mevcut gündeme ilişkin görüş ve tespitlerde bulunurken bir anda kimi muhatap aldığını belirtmeden belli analizlerde bulunmuş. Faşizme dair tespitlerine sitemizde yazan Sevda Tali yoldaş gereken cevabı verdi. Bizim ise eleştiri konusu haline geçireceğimiz iki kısım var ilgili yazıda.
Birincisi: “iğneyi başkalarına batırırken, çuvaldızı kendimize batırmaktan zerrece korkmayız. Bir komünist partisinin ciddiyetinin ölçütlerinden birinin de bu olduğunun bilincindeyiz.”
İkincisi ise: “Postmodern revizyonizmin ve tasfiyeciliğin etki alanında kalarak ya da bir dizi ele avuca sığmayan sorunu bahane ederek, kolektifin dışına çıkmayı hüner sayıp sözüm ona üç-beş kişilik gruplarla devrim yapacaklarını sanan hayalperestler türeyebiliyor. Aslında bu türden davranış sahipleri, devrimci mücadelenin geliştirilmesine değil, geriletilmesine bilinçli ya da bilinçsizce hizmet ettiklerinin ya farkında değiller ya da bunu, zorluklar karşısındaki yılgınlıklarını gizlemenin bir yöntemi olarak görüyorlar. Devrim, üç-beş “kahraman”ın marifeti değil de kitlelerin eseri olacaksa ve bu ilke koşulsuz kabul görüyorsa, kitlelere rağmen devrime soyunma hevesi, kaçkınlık değilse hayalperestlikten başka ne olabilir? Bu davranış sahipleri her ne kadar bir “örgütlülük”ten söz ediyor olsalar da gerçek olan şu ki; bu türden bir davranış, aslında örgütsüzlüğün sessiz propagandasıdır.”
Yukarıda bilimsel olarak açmaya çalıştığımız eleştiri özeleştiri kültürünün Anadolu insanının dimağındaki karşılığı iğneyi başkasına çuvaldızı kendine batırmak şeklindedir. Yani kendine karşı daha acımasız daha keskin eleştiri yürütmek anlamındadır bu söz. Aynı zamanda özeleştiri vermekten, yanlıştan dönmekten korkmamaktır ki, başkasına iğne batırırken kendine çuvaldız batırmasının sebebi de budur. Ne var ki her şey gibi sözlerin, sözcüklerin de bir sınıfı vardır. Mesela küçük burjuva sınıfının soyut bir anlam yüklediği umut sözcüğü bir proleterin nasırlı ellerinde somut bir anlam kazanabiliyor. Aşkın, sevginin, kavganın, direnmenin nasıl bir sınıfı varsa sözlük manasında, iğne ve çuvaldız deyiminin de bir sınıfı vardır.
Küçük burjuvalar da iğneyi başkasına çuvaldızı kendimize batırıyoruz derler. Aslında gerçekten de tam olarak böyle yaparlar. Ama tek farkla ki, onların başkasına batırdığı iğne her zaman kendine batırdıkları çuvaldızdan daha büyüktür. İğneleri sivri ve keskin, çuvaldızları ise kördür. İğneyi herkesin gözü önünde başkasına batırırken kendine batırdıklarını iddia ettikleri çuvaldızı kimse görmez-göremez. Tam olarak nerelerine batırdıkları belli değildir. İğnelerinin sivriliği sürekli kullanmalarından iken çuvaldızlarının kör olması nasıl kullanıldığını unuttuklarındandır. Başkasına karşı acımasız ve yıkıcı iken kendilerine karşı alabildiğine liberal davranırlar. Aslında daha açık bir ifadeyle, yaşanan bütün sorunların faturasını dışarıya kesmek gibi bir meziyete sahip oldukları için çuvaldıza pek ihtiyaç duymazlar. Bir proleter içinse durum tamamen farklıdır. Yanlışlarından arınmak, hatalarının üstüne gitmek, her ne olursa olsun doğruda ısrar etmek onun varlık koşuludur. Çuvaldızı keskin ve sivridir. Başkası kendisine iğne batırmadan o çoktan kendi hatalarını çuvaldız ile deşmiştir. Eleştiri de yapıcı, özeleştiri de samimidir.
Halkın Günlüğü’nün “başkasına” batırdığı iğne -yani yürüttüğü eleştiriler – sınıf mücadelesinin genel kaideleridir. Aksini iddia etmek anti-bilimsel bir tavır olur. Bölünmek, küçük gruplara ayrılmak, parçalanmak sınıf mücadelesine elbette zarardır. Ne var ki çuvaldız meselesinde yani kendine dönük yürüttüğü eleştirilerde muğlak ve bilimden uzaktır. “Tasfiyecilik var ama dışardadır”, “gruplara bölündük ama bizden kaynaklı değil”, ‘’mücadele zayıfladı ama zaten bütün dünya böyle” gibi açıklamalar bilimden uzak olduğu kadar mesnetsiz bir kibre delalettir. O zaman şunu sormak elzemdir; kendinize batırdığınız çuvaldız nerede yoldaşlar? Gruplara bölünmemizde, tasfiyeciliğin at başı sürüp gitmesinde, mücadelenin bu denli zayıflamasında sizin rolünüz nedir? Geleneğimizin esası kurumun dışında kalmış ve sizin bahsettiğiniz kolektif, azınlık durumuna düşmüşse bunda sizin payınız ne kadardır?
Kısacası, ilgili yazının kaleminde kendine dönük bir çuvaldız yoktur. Bize batırdığı iğnenin; siz bunu çuvaldız olarak okuyun farkındayız. Ne ruhumuzda ne zihnimizde bölüne bölüne kazanacağız diye bir slogan yoktur, olamazda. Ayrılmanın ya da ayrılmayı dayatan koşullara boyun eğmenin yanlış olduğunu biliyor ve bu noktada kendimizi acımadan eleştiriyoruz. ‘’O zaman neden gelmiyorsunuz’’ diyen yoldaşlara bu yazımızı bir daha baştan okumalarını tavsiye etmekten başka diyecek bir şeyimiz yok. Kibrin zirvesi yalnızların mezarlığıdır. Ve bu mezarlığa gömülmektense halkın bağrına gömülmek yeğdir.
Yine ilgili yazının bir bölümünde üç beş kişilik gruplarla devrim yapacağınızı mı sanıyorsunuz gibi bir anlayış var. Açıkçası sayısal olarak kaç kişi olunca devrim oluyor ya da kaç kişi olunca devrim iddiasında bulunulabilir bilmiyoruz. Devrimci siyaseti kelle sayısı ile yürütmek bizim değil küçük burjuvaların siyasetidir.
Bilindiği üzere Kaypakkaya yoldaş da üç beş kişi ile çıktı bu yola ve ardında koca bir gelenek sarsılmaz bir iddia bıraktı. Ki emin olun bu aynı söylemi dönemin revizyonist, reformist muktedirleri de Kaypakkaya yoldaşa karşı kullanmıştı. Her ayrılık devrimci bir nitelik taşır anlayışında değiliz. Sınıf mücadelesine zarar veren her ayrılık kati suretle olumsuzlanmalıdır. Maoist perspektif olarak ayrıldık mı yoksa buna mecbur mu bırakıldık gibi bir tartışmayı bu mecrada yürütmeyi doğru bulmuyoruz. Ancak şunu belirtmekte fayda var; bizim ayrılmamızı sorun haline getiren bir anlayışın parti geleneğinden kopmuş, tasfiyeciliği referans haline getirmiş, kolektif dediğimiz parti tabanının esasından uzaklaşıp azınlık durumuna gelmiş bir önderliği eleştiri konusu yapmaması su katılmamış bir oportünizmdir.
Devam edelim; yine Uzun Yürüyüş’çü yoldaşlarla yapılan birlik yanlış hatırlamıyorsak Halkın Günlüğünde manşetten duyuruldu ve birkaç sayı boyunca işlendi. Üç beş kişi denmedi, ki doğru olan siyasette budur. Sözümüz Uzun Yürüyüş’çü yoldaşlara değildir. O yoldaşların yıllara varan ısrarı ve mücadelesi üçe beşe sığmayacak kadar büyüktür. Sözümüz bu çifte standartçı rüzgâr gülüne, yazının sahibine ve yayınlayan anlayışadır.
Bütün sol hareket şahittir ki, PKK Kürdistan dağlarına on binlerce gerilla çıkardığında sol hareketin gerilla gücü en güçlü oldukları dönemde bile yüzlerle ifade ediliyordu ve PKK de bu aynı cümleyi kullanıyordu sol harekete karşı: “üç beş kişi ile devrim yapacağınızı mı sanıyorsunuz”. Güçlü olmayı kelle sayısı ile açıklayan her anlayış burjuvadır ve bu mevziler Mao’nun deyimiyle ideolojik olarak bombalanmalıdır. Ayrılıkların, bölünmelerin sınıf mücadelesine kattığı bir şey yoktur anlayışına sahip ilgili yazının kalemine sormak lazım, sevgili yoldaş senin bu yazın sınıf mücadelesine ne kattı! Bütün bentleri yıkacağını iddia eden bir selin yağmur damlalarını küçümsediğine kim şahit olmuş! Hangi çığ kar tanelerini görmezden gelmiş!
Kaba ve kırıcı olmanın meziyet haline geldiği bir yerde bilinmelidir ki, devrim firar etmiştir. Devrim diye bir derdi olan bir çizginin bütün amacı birleşip büyümektir. “Dağınık çiçekleri demet demet birleştirendir parti” diyordu bir yoldaş şiirinde. Bu anlayış birleştiren değil bölen bir anlayıştır. Ve bu bir çizgi sorunudur. Dahası bu çizgi kendi kibirli, narsist insan tipini yaratmıştır.
Kısacası mesele üç beş kişi ya da milyonlar olmak değildir. Devrimci mücadelenin o engin sırrı çizgidedir. Siz çizgiyi eğerseniz, eğik insanların yuvası olursunuz hepsi bu. Ve birileri çıkar bu çizginin eğik olduğunu ve dolayısıyla çizgi sahiplerinin de eğik olduğunu haykırırlar. Dahası an gelir çuvaldız bile dikemez açılan yırtığı…
Dolaysıyla ilgili yazı kanatları varlık deryasında, burnu kaf dağında bir anlayışla başkalarının neden simurg kuşu olmadığını yargılarken kibrin ışık geçirmez sisi içinden konuşmaktadır. Yoldaşça bir öneri yapma hakkımız varsa eğer, bu kibirli anlayıştan vazgeçilmelidir diyoruz. Çünkü bu anlayış sınıf mücadelesine bir şey katmadığı gibi yeni ayrılmaların, yeni gruplaşmaların da sebebi olacaktır.
“Üç beş kişi ile devrim yapacağınızı mı iddia ediyorsunuz” sözüne gelecek olursak, bu sizin iddianızdır. Farklı grupları ya da dergi çevrelerini devrim yapma iddiasıyla sorumlu tutup eleştiriyi bu çıtada yapmak adaletli bir yaklaşım değildir.
Unutulmamalıdır ki, tarihin o tekerrür sarkacına çomak sokmak ancak devrimci bir çizgi ile mümkündür.
Yoldaşça selamlarla…


