HALKIN GÜNLÜĞÜ YAZARLARININ FAŞİZMİ YENİDEN KEŞFETMESİ ÜZERİNE

Yazan: Sevda Tali

Halkın Günlüğü’nde “Mutlak Butlan Mutlak Faşizmdir”, “Yeni Faşizm” vb. başlıklar altında Türkiye’deki egemen sınıf klikleri arasındaki çatışmaları konu alan birkaç yazı yayımlandı. Ancak söz konusu yazılar, faşizm olgusunu ele alış biçimi bakımından önemli tartışma noktaları içermektedir.


Faşizm Kavramının Yanlış Kullanımı

Öncelikle belirtmek gerekir ki yazıların başlığı ve içerikleri kendi içerisinde sorunlu bir yaklaşım barındırmaktadır. Türkiye’de geçmişten beri var olan ve niteliği değişmeyen faşizmi, burjuva kulvardaki son siyasal gelişmeler ışığında “yeni” olarak sunmak, kavramın siyasal ve tarihsel içeriğini bulanıklaştırmaktadır. Özellikle egemen sınıf içindeki klikler arasındaki iktidar mücadelesini “mutlak faşizm” olarak tanımlamak, farkında olunmadan bir kliği diğerine göre daha mağdur ya da daha meşru gösteren bir siyasal bakış açısına kapı aralamaktadır.

Faşizm, esas olarak devlet aygıtı aracılığıyla halka, ezilen sınıflara ve toplumsal muhalefete yöneltilen sistematik baskı rejimidir. Bu nedenle egemen sınıf fraksiyonları arasındaki güç mücadelelerini, halklar üzerinde uygulanan faşizmle aynı düzlemde değerlendirmek doğru değildir. Egemen klikler arasındaki çatışmalar, devletin ezilen kesimler üzerinde uyguladığı baskının niteliğini ve tarihsel sürekliliğini açıklamakta yetersiz kalmaktadır.

Türkiye örneğinde faşizm, belirli dönemlere özgü geçici bir siyasal tercih değil; devletin kuruluşundan itibaren farklı biçimlerde sürdürülen yapısal bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Azınlık halklara, farklı inanç topluluklarına, işçi ve emekçilere, kadınlara ve devrimci hareketlere yönelik baskı ve katliamlar, bu yapısal karakterin somut göstergeleridir.

Tarihsel açıdan bakıldığında, Ermeni halkına yönelik gerçekleştirilen katliamlardan Mustafa Suphi ve yoldaşlarının öldürülmesine; Kürtlere, Alevilere, devrimcilere ve komünistlere yönelik baskı ve katliamlara kadar uzanan süreçte devlet şiddeti açık ve sistematik bir karakter taşımaktadır. Bu olayların hiçbirinde hukukun üstünlüğünden veya meşru bir hukuksal zeminden söz etmek mümkün değildir. Dolayısıyla egemen sınıf içi çatışmaları faşizmin temel göstergesi olarak sunmak, tarihsel gerçekliği eksik değerlendirmek anlamına gelmektedir.


Kemalizmin Krizi ve Devletin Yeniden Yapılanması

Türkiye’de uzun yıllardır devlet eliyle yürütülen ideolojik ve siyasal dönüşüm süreçleri incelendiğinde, Kemalizmin özellikle 1970’li yıllardan itibaren derin bir kriz içerisine girdiği görülmektedir. Bu kriz, 2000’li yıllara gelindiğinde daha görünür hâle gelmiş ve devlet, uzun yıllar boyunca darbeler ve çeşitli müdahaleler aracılığıyla zeminini hazırladığı Türk-İslam sentezini siyasal merkeze taşımaya başlamıştır.

Bu süreçte Kemalist siyasal çizginin belirleyici konumu giderek zayıflarken, İslamcı ve milliyetçi siyasal blok devlet yönetiminde ağırlık kazanmıştır. Kemalist çevrelerin bu dönüşüme yönelik çeşitli itirazları bulunsa da söz konusu değişimi durdurabilecek bir güç ortaya koyamadıkları açıktır.

İşbirlikçi Türk burjuvazisi, uluslararası ve bölgesel gelişmeler doğrultusunda sermayesini tek bir ideolojik ve siyasal eksen altında merkezileştirerek güvence altına almaya çalışmaktadır. Egemen sınıf açısından parçalı bir görünüm, temsil ettiği uluslararası sermaye çevreleri nezdinde güven kaybına yol açma ve ekonomik-siyasal etkisini azaltma riski taşımaktadır.

Bu nedenle devlet aygıtı, özellikle AKP-MHP ekseni etrafında yeniden yapılandırılmıştır. Aynı zamanda siyasal partiler de bu yeni güç dengelerine uygun biçimde yeniden konumlandırılmaktadır. Devletle uyumlu hareket eden siyasal aktörler sistem içerisine çekilirken, uyum göstermeyen kesimler ise hukuk mekanizmaları, güvenlik aygıtları ve çeşitli siyasal yöntemlerle etkisizleştirilmeye çalışılmaktadır.


Türk Devletinin İdeolojik Kodları ve Faşizmin Sürekliliği

Faşizmin Türkiye’deki köklerini yalnızca güncel siyasal gelişmelerde aramak yetersizdir. Sorunun kaynağı, devletin kuruluş sürecinde şekillenen ideolojik karakterinde bulunmaktadır.

İbrahim Kaypakkaya, Türkiye’de faşizmi tahlil ederken bu durumu oldukça berrak bir biçimde ortaya koymuştur. Tarihçilerin sıkça yaptığı gibi faşizmi yalnızca 1920–1940 yılları arasında Avrupa’da ortaya çıkan tarihsel örneklerle sınırlı ele almamıştır. Faşizmi analiz ederken, temsil ettiği sınıfları, üzerinde yükseldiği gerici ve ırkçı anayasal zemini ve bunun azınlıklar ile emekçi sınıflar üzerindeki yansımalarını inceleyerek teorik sonuçlara ulaşmıştır.


Kaypakkaya’nın bu tahlil yöntemi, klasik tarihsel faşizm tanımlamalarını aşan bir yaklaşım ortaya koymaktadır. Buna karşın bugün Halkın Günlüğü yazarlarının faşizmi daha çok klasik Avrupai çerçevede ele aldıkları görülmektedir. Onlara göre faşizmin tek adam rejimine doğru evrilmesi ve bir işbirlikçi sermaye kliğinin diğerini tasfiye etmesi yeni bir faşizm biçimini ifade etmektedir.

Oysa “yeni” olarak sunulan bu model, esasen klasik tarihsel faşizmin temel özelliklerini taşımaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan 1946 yılında tek partili sistemin sona ermesine kadar olan dönemde de benzer bir yapı mevcuttu. Ekonomik temel olarak işbirlikçi Türk burjuvazisi, siyasal düzeyde tek parti olarak CHP ve liderlik düzeyinde Mustafa Kemal Atatürk bulunuyordu. Devlet mekanizmasının bütün temel unsurları bu yapı tarafından kontrol edilmekteydi.

Bu açıdan bakıldığında, günümüzde AKP-MHP bloğunun devlet yönetiminde belirleyici hâle gelmesi ve Tayyip Erdoğan’ın lider konumunda bulunması, tarihsel olarak tek partili dönemin ötesine geçen özgün bir durumdan öte değildir.

Öte yandan Erdoğan’ın mutlak anlamda “tek adam” konumuna ulaşacağını da öngörmüyoruz. Yaklaşık çeyrek asırlık iktidarı boyunca bu hedefi tam anlamıyla gerçekleştirememiştir. Ayrıca yaşı ve sağlık koşulları da böyle bir sürecin önünde sınırlayıcı etkenler oluşturmaktadır. Erdoğan sonrasında da benzer ölçekte bir lider figürünün ortaya çıkması kolay görünmemektedir. Devlet yeni bir liderlik figürü üretmeye çalışacaktır; ancak bunun Erdogan kadar etkili sonuçlar doğuracağını düşünmüyoruz.

Türk ulus-devletinin kuruluş süreci, gayrimüslim halkların tasfiyesi ve ulusal homojenliğin zor yoluyla sağlanması temelinde şekillenmiştir. Bu süreçte ulusçuluk, devletin kurucu ideolojik unsurlarından biri hâline gelmiştir. Daha sonraki dönemlerde ise başta Kürtler olmak üzere farklı etnik ve inanç topluluklarına yönelik baskı politikaları, milliyetçiliğin devlet ideolojisindeki merkezi konumunu daha da güçlendirmiştir.

Laiklik, inkılapçılık, halkçılık, devletçilik ve cumhuriyetçilik gibi ilkeler ise çoğu zaman bu temel ideolojik çerçevenin tamamlayıcı unsurları olarak işlev görmüştür. Bu açıdan değerlendirildiğinde Kemalist siyasal anlayışın belirleyici eksenini milliyetçilik ve ulusçuluk oluşturmaktadır. Diğer ilkeler de büyük ölçüde bu ideolojik çerçeveye hizmet edecek biçimde şekillendirilmiştir.

Sonuç olarak, Türkiye’de faşizmin Halkın Günlüğü’nün ileri sürdüğü biçimde “mutlak butlan” süreciyle birlikte mutlaklaştığını söylemek yerine, tarihsel olarak devletin kuruluşundan itibaren farklı biçimler altında süreklilik gösterdiğini savunmak daha gerçekçi bir değerlendirme olacaktır.

Geçmişte Kemalist kadrolar aracılığıyla uygulanan baskı mekanizmaları, günümüzde ağırlıklı olarak İslamcı ve milliyetçi siyasal blok tarafından sürdürülmektedir. Kemalist çevrelerin bir bölümü bu yeni siyasal yapılanmayla uyum içerisine girerken, uyum göstermeyen kesimler ise çeşitli siyasal mühendislik yöntemleriyle sistem içerisinde tutulmaya çalışılmaktadır.

Bu nedenle Türkiye’de yaşanan dönüşüm, faşizmin “mutlaklaşarak” daha görünür hâle gelmesinden ziyade, devlet içerisindeki temsil biçimlerinin ve uygulayıcı aktörlerin değişimi olarak değerlendirilmelidir.

Scroll to Top