Yazan: Sevda Tali

Türkiye, bir kez daha NATO zirvesinin gölgesinde önemli bir siyasal sürece tanıklık ediyor. Zirve öncesinde birçok devrimci, ilerici ve muhalif kurum ile kişiye yönelik gözaltı ve tutuklama operasyonlarının hız kazanması, devletin güvenlik politikalarının NATO zirvesiyle eş zamanlı yürütüldüğüne tanıklık ediyoruz. Bu süreç, yalnızca devletin sıradan saldırıları ve operasyonları olarak değil, aynı zamanda Türkiye’nin uluslararası emperyalist sistem içindeki konumu ve bu sisteme bağımlı olarak şekillenen iç siyasetinin bir yansıması olarak açığa çıkıyor.
NATO, 1949 yılında ABD öncülüğünde ve Batı Avrupa devletlerinin katılımıyla kuruldu. Resmî söylemde kuruluş amacı, üye ülkelerin güvenliğini sağlamak ve ortak savunma mekanizması oluşturmaktı. Ancak komünistler, anti-emperyalistler ve birçok ilerici siyasal çevre açısından bakıldığında, NATO’nun asıl kuruluş amacı Sovyetler Birliği’nin ve sosyalizmin dünya ölçeğinde gelişmesini engellemek, kapitalist-emperyalist sistemi korumak ve uluslararası sermayenin çıkarlarını güvence altına almaktır. Bu nedenle NATO, yalnızca askerî bir ittifak değil, aynı zamanda emperyalist devletlerin ekonomik ve siyasal çıkarlarını koruyan uluslararası bir aygıttır.
Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından NATO’nun varlığını sürdürmesi ve tersine daha da genişlemesi, kuruluşunun asıl sebebini adeta açıkça ortaya çıkarıyor. Eski Sovyet coğrafyasındaki birçok ülkenin ve Kuzey Avrupa devletlerinin NATO bünyesine katılması, ittifakın yalnızca savunma amacı taşımadığını; küresel ölçekte siyasi, askerî ve ekonomik nüfuz alanını genişletmeye çalıştığını göstermektedir. Emperyalist devletler açısından NATO, uluslararası tekellerin yatırımlarını, enerji yollarını, doğal kaynaklarını ve sermaye birikim süreçlerini koruyan temel askerî mekanizmalardan biridir.
NATO’nun hedefinde esas olarak anti-emperyalist hareketler, sosyalist örgütlenmeler, ulusal kurtuluş mücadeleleri ve ilerici halk güçleri bulunmaktadır. Çünkü emperyalist sistem açısından kendi egemenliğini sorgulayan ve halkların bağımsızlığını savunan her siyasal güç, uluslararası sermayenin çıkarlarına yönelik bir tehdit olarak görülmektedir. Oysa geri bırakılmış ve bağımlı ülkelerin yer altı ve yer üstü zenginliklerini, doğal kaynaklarını ve ucuz emek gücünü sömürmeye çalışan güç, NATO’nun arkasındaki emperyalist devletler ve onların yerli iş birlikçileridir. Bu nedenle halkların bağımsızlık ve özgürlük mücadelelerini tehdit eden temel güç NATO’dur.
Türkiye de uzun yıllardır bu askerî ittifakın önemli üyelerinden biri olarak faaliyet yürütmektedir. Devletin güvenlik politikalarının büyük ölçüde NATO stratejileriyle uyumlu olduğu, özellikle uluslararası zirveler öncesinde devrimci ve ilerici çevrelere yönelik operasyonların yoğunlaştığını görmekteyiz. Bu çerçevede gözaltılar, tutuklamalar, toplantı ve gösteri yasakları yalnızca iç güvenlik uygulamaları değil, aynı zamanda NATO’nun güvenlik anlayışına uyumlu siyasal tercihlerdir.
Türkiye’deki ümmetçi ve milliyetçi siyasal anlayışın da NATO ile kurduğu ilişki dikkat çekicidir. Kendilerini zaman zaman emperyalizm karşıtı söylemlerle tanımlayan bazı İslamcı ve milliyetçi çevreler, pratikte Türkiye’nin NATO üyeliğine ve ittifakın politikalarına karşı bir duruş sergilemiyor. Aksine, devletin NATO eksenli güvenlik politikalarına destek veriyorlar; bu politikalara karşı çıkan devrimci ve ilerici kesimleri ise hedef alan bir siyaset izliyorlar. Şimdi ise NATO zirvesine ev sahipliği yaparak bu emperyalist ittifaka hizmet ediyorlar. Bu durum, emperyalizm karşıtı söylemler ile fiilî siyasal pratik arasındaki çelişkiyi gözler önüne sermektedir.
Milliyetçilik ve siyasal İslam, tarihsel süreç içerisinde çoğu zaman NATO’nun ve Batı blokunun Türkiye’deki politikalarının uygulanmasında önemli roller üstlenmiştir. Soğuk Savaş yıllarında komünizm karşıtlığı üzerinden şekillenen bu siyaset, günümüzde de farklı biçimlerde devam etmektedir. Emperyalizm karşıtlığı söylemi öne çıkarılırken, NATO üyeliğinin sorgulanmaması ve ittifakın bölgesel politikalarına destek verilmesi, bu çevrelerin tutumundaki en temel çelişkilerden biridir.
NATO zirvelerinin gerçekleştirildiği birçok ülkede geniş güvenlik önlemlerinin alınması, protestoların sınırlandırılması ve muhalif kesimlere yönelik baskıların artması da bu tartışmaların uluslararası boyutunu oluşturmaktadır. Emperyalizme karşı mücadele eden güçler, NATO’nun yalnızca askerî operasyonlarıyla değil, aynı zamanda güvenlik politikaları, istihbarat iş birlikleri ve siyasal baskı mekanizmalarıyla da baskı altında tutuluyorlar.
Bu nedenle Türkiye’de gerçekleştirilen NATO zirvesi yalnızca diplomatik bir toplantı değil, aynı zamanda ülkenin iç siyasal dengelerini etkileyen önemli bir gelişmedir. Zirve öncesinde yaşanan gözaltılar ve tutuklamalar da bu çerçevede ele alınmalıdır. T.C. devleti, uluslararası emperyalist sistemle uyumlu hareket ederek hizmetkârlığını kanıtlıyor ve devrimci, muhalif kesimler üzerindeki baskıyı en üst düzeye çıkarıyor.
Sonuç olarak komünistler, devrimciler ve ilerici güçler açısından NATO, emperyalist sistemin askerî ve siyasal örgütlenmesinin temel araçlarından biridir; yani bir terör merkezidir. Bu nedenle geçmişte olduğu gibi bugün de NATO’ya karşı mücadele etmek, halkların bağımsızlığını, eşitliğini ve özgürlüğünü savunmanın ayrılmaz bir parçasıdır. Emperyalizme, sömürüye ve baskıya karşı yürütülen mücadele, NATO politikalarına karşı durmakla eş anlamlıdır.


