Kapitalist Üretim İlişkileri, Bireycilik ve Stirnerci Etki Üzerine

Yazan: Hikmet Tan

Kapitalizm, üretim ilişkileri üzerinden bireyi şekillendirir. Bu şekilleniş, yaşamlarımızda devletin denetim mekanizmaları altında gerçekleşir. Üretimin yarattığı toplumsal yapı içerisinde birey, varlığını sürdürme mücadelesi verirken aynı zamanda kendisine dayatılan üretim ve tüketim ilişkileri doğrultusunda yönlendirilir.

Bu yönlendirme, günümüz koşullarında muazzam bir irade gaspına dönüşmüş durumdadır. Kullandığımız cihazlar aracılığıyla dinlenmemiz, bilgi akışının YouTuberlar ve sosyal medya fenomenleri tarafından şekillendirilen reklam döngülerine bağlanması, sosyal medyada sürekli ve hızla tüketilen bir görünürlük arzusunun dayatılması gibi olgular ve aynı zamanda medya ağlarının sermaye kontrolu/ devlet denetiminde olması bireyi kuşatan karmaşık bir denetim düzeni yaratmaktadır.

Bugün bu ilişkilerin içerisinde sıkışmış bireyler topluluğu hâline gelmiş bulunuyoruz. Elbette bu sıkışmışlık içerisinde kendisine farklı yaşam alanları açmaya çalışanlar da vardır. Anarşist veya sistem dışı bir yaşam biçimini tercih eden insanların sayısı azımsanmayacak düzeydedir. Sistem içinde yaşayıp onu görmezden gelme anlayışının da dikkat çekici olduğunu söyleyebiliriz. Aynı zamanda anti-faşist mücadele içinde kendilerini var etmelerinin bireysel bir vicdani tutum mu, yoksa bireyci bir tercih mi olduğu üzerinde durulması gereken bir alandır. Biz de yazımızı bu konu etrafında şekillendirmek istiyoruz.

Ancak bu tercihte bulunan bireylerin ve toplulukların politik tepkilerinin çoğunlukla anti-faşist mücadeleyle sınırlı kalması ve kapitalizme karşı bütünlüklü bir alternatif sunamamaları, temel sorunlardan biri olarak karşımızda durmaktadır. Bunun yalnızca pratik değil, aynı zamanda ideolojik bir altyapısı olduğunu da vurgulamak gerekir.

Her hareket biçimi bir düşünceye dayanır veya ondan etkilenir. Bu pratiğin dayandığı ideolojik altyapıyı tartışırken, Stirner’in akılcı bireyciliğine, yani bireyi tek etken olarak ele alıp toplumsal sorunlardan yalıtan düşüncesine değinmeden olmaz.

Stirner’in bireycilik anlayışını kabaca şu şekilde özetleyebiliriz:

‘Sana ait olmayan, sana dışarıdan dayatılmış egolara karşı kendi öz benliğinle hareket et.’

Stirner şöyle der:

“Ne yani, ben dünyaya düşünceleri gerçekleştirmek için mi geldim? Örneğin ‘devlet’ düşüncesini gerçekleştirmek için vatandaşlığımla katkıda mı bulunmalıyım ya da ‘aile’ düşüncesini gerçekleştirmek için mi evlenip kocalık ve babalık görevlerini üstlenmeliyim? Böyle bir görev beni hiç ilgilendirmez! Bir çiçek, topraktan fışkırıp yetişirken ve güzel kokularını etrafa saçarken nasıl yeryüzündeki görevini yerine getirmeyi amaçlamıyorsa, benim yaşamamdaki amaç da bir görevi yerine getirmek değildir.”

Max Stirner, Biricik ve Mülkiyeti, Kaos Yayınları, s. 452.

Stirner, kitabının son bölümlerinde Lenau’nun “Üç Çingene” şiirine yaptığı göndermeyle de anlatmak istediği düşünceyi somutlaştırmaktadır. Ona göre bireyin yaşamı; dışarıdan belirlenmiş bir görevin, devletin, ailenin, toplumun veya herhangi bir kutsallaştırılmış düşüncenin gerçekleştirilmesi için araç hâline getirilemez. Bu anlayışta bireyin, dışarıdan dayatılan her türlü “soyut” kavrama öz benliğiyle karşı koyarak biricikliğini koruması ve tekil hâlini muhafaza ederek birlikler içerisinde yer alması gerektiği savunulur.

Günümüz anarşist hareketleriyle kapitalizm veya devrim düşüncesi üzerine tartışıldığında bu yaklaşım kendisini açık biçimde göstermektedir. Biz bu yaklaşımı kaba bir biçimde devlet mekanizmasına ve proletarya diktatörlüğüne karşıtlık olarak damgalarız. Tabii bazı koşullarda bu hazır damganın literatür bakımından doğru olduğunu söyleyebiliriz. Ancak tartışmayı bu hazır yöntemle yürütmek yerine, üretim ilişkilerinin ve toplumsal şekillenişin yarattığı çelişkiler karşısında bireyin bunlardan bağımsız bir “çiçek” olmasının imkânsızlığını anlatmak gerekir. Bir çiçeğin de doğadaki döngüye ve ihtiyaçlarını karşılayabilmek için doğanın kolektif işleyişine bağlı olduğunu vurgulamak çok önemlidir.

Elbette bir genelleme yapmak doğru değildir. Mahnovşçina hareketinden etkilenen anarşist çevrelerde daha belirgin politik ve örgütsel eğilimler görülebilmektedir. Aynı biçimde Bakunin’in yıkım düşüncesi de devrimci bir politik yön taşımaktadır.

Bakuninci yıkım anlayışının edebiyattaki en belirgin örneklerinden birini, Émile Zola’nın meşhur romanı Germinal’deki Souvarine karakterinde görürüz. Souvarine, kapitalizmin sert bir yıkımla ortadan kaldırılması gerektiğini savunurken aynı zamanda işçileri ikiyüzlü görür ve onlara karşı sert ve kaba davranır. Çünkü onun mücadele anlayışında doğrudan şiddet belirleyici bir yerde durmaktadır.

Anarşist düşünce içerisinde dayanışmacı ve ekonomist yaklaşımlar içinde olanlarda vardır. (Kropotkin ve Proudhon) Ancak bizim asıl tartışmamız, bireyin içinde bulunduğu toplumsal ve maddi ilişkilerden bağımsız olarak ele alınıp alınamayacağı noktasında düğümlenmektedir.

Bu tartışmayı günümüz koşullarına taşıdığımızda, teknolojinin üretim sürecindeki muazzam gelişimi ve üretim ilişkilerinin küresel ölçekte yeniden yapılanmasıyla birlikte, bireyi toplumsal ve maddi ilişkilerden koparan Stirnerci bireyci düşüncelerin daha fazla rağbet görmeye başladığını söyleyebiliriz.

Stirner’in düşüncelerinin yaşadığı dönemde önemli bir ilgiyle karşılaşması da tesadüf değildir. Onun bireyci özgürleşme yoluyla liberallere, devlete ve burjuvaziye karşı çıkılabileceğini savunması belirli çevrelerde karşılık bulmuştur. Bireyci özgürleşmeyi bir çıkış yolu olarak sunan bu vaazcı yaklaşım da ilgi görmüştür.

Ancak Marx ve Engels’in Alman İdeolojisi’nde geliştirdikleri eleştiri, toplumsal hareket alanının yalnızca fikirler tarafından değil, esas olarak üretim ilişkilerinin tarihsel gelişimi tarafından belirlendiğini ortaya koymuştur. Bu eleştiri, Stirner’in düşüncesinin maddi ve toplumsal temellerden kopukluğunu göstermesi bakımından önemlidir.

“Komünizm bizim azizimiz için tamamen anlaşılmazdır; çünkü komünistler ne egoizmi fedakârlığın ne de fedakârlığı egoizmin karşısına çıkarırlar. Onlar bu karşıtlığı teorik olarak ne şu ehlikeyif ne de bu tumturaklı ideolojik biçimde ele alırlar; aksine, onun kendisiyle birlikte kendiliğinden ortadan kalkacağı maddi kaynağını ortaya koyarlar. Komünistler, Stirner’in uzun uzadıya yaptığı gibi ahlak vaazı vermez. İnsanlara ‘Birbirinizi sevin, egoist olmayın’ vb. türden ahlaki talepler dayatmazlar; tersine onlar, egoizmin tıpkı fedakârlık gibi, belirli koşullar altında bireylerin kendilerini başarıyla var etmelerinin zorunlu bir biçimi olduğunu çok iyi bilirler.”

Karl Marx ve Friedrich Engels, Alman İdeolojisi, s. 212.

Bu alıntıda Marx ve Engels, bireyin egoist olma, yani kendisini düşünme durumunu yadsımaz; bireyi fedakâr ve sonsuz bir kolektif döngü içerisinde de eritmezler. Bilakis bireyin gelişiminin kolektifle bir bütün hâlinde şekillendiğini belirtirler. Bireyin kendi çıkarını toplumun çıkarının karşısına koyması mevcut üretim ilişkilerine dayanır. Bu ilişkileri ortadan kaldırdığımızda birey, toplum içerisinde kendi bireysel önceliklerini de var edebilir hâle gelecektir. Komünal ilişkiler içerisinde kendimizi var edebilirsek bireyin gelişimi kolektifi, kolektifin gelişimi de bireyi geliştirecektir.

Bu bağlamda Alman İdeolojisi, toplumsal koşulların dinamiğini oluşturan üretim biçimini ve bu yapı içerisindeki bireyin gelişimini somut ve bilimsel bir biçimde ortaya koymaktadır. Bireyin gelişiminin ancak kapitalist ilişkilerin ortadan kaldırılmasıyla mümkün olacağını göstermesi, bugünün ilişkilerindeki çelişkilere yönelik bakış açımızı güçlendirmektedir.

Ancak bugünün koşullarında üretim ilişkilerinin gelişim yönünü gözlemlemek ve bu ilişkilerin nasıl bir seyir izleyeceğini ortaya koymak bizler açısından son derece önemlidir. Aksi takdirde toplumun sisteme karşı reaksiyon gösterme arzusu, Stirnerci bireycilik içerisinde sönümlenebilir. Bu durum, sınıf mücadelesinin örgütlenememesinin nedenlerinden biri hâline gelebilir.

Dolayısıyla maddi koşulların dayattığı çarpık ilişkiler yumağını aşmamız gerekmektedir. Ne toplumun ahlak bekçisi hâline gelmeli ne de belirli sorunların peşinden sürüklenmeliyiz.

Güncel durumu doğru ele alamadığımızda, Stirnerci düşüncenin yalnızca anarşist çevrelerde değil, sosyalist hareketlerin içerisinde de belirli ölçülerde yaygınlaşabileceğini görmek gerekir. Burjuva hastalıklarının yanı sıra bireyi toplumsal sorunlardan ve maddi ilişkilerden koparan bireyci düşüncelere karşı da dikkatli olunması gerekmektedir.

Buradaki temel mesele, bireyi kolektifin içerisinde eritmek veya kolektifi bireyin karşısına koymak değildir. Asıl mesele, bireyin gelişimiyle kolektifin gelişimini birbirinden koparmayan maddi ve toplumsal koşulları yaratabilmektir. Kapitalist üretim ilişkilerinin bireyi yalnızlaştıran ve toplumsal bağlarından koparan yapısına karşı, bireyin iradesini kolektif mücadele içerisinde güçlendirecek araçları, mevcut düzende iletişim ağı olarak kullanılan alanlarda yaratmak gerekmektedir.

Şayet bizler mevcut medya alanlarında kendimizi anlatabilecek çalışmalar yürütebilir ve sınıf mücadelesi üzerinden sürekli tartışmalar açabilirsek, bilinçlendirme görevini öncü bir sorumluluk olarak yerine getirmiş oluruz. Dergi ve benzeri eski iletişim araçlarının artık daha dar bir kitleye ulaştığı görülmelidir. Bu nedenle yeni medya alanlarında etkin bir kapasiteyle yer almalı ve mücadele dinamiğini bu alanlarda da açığa çıkarmalıyız. Bireysel yeteneklerin günümüz koşullarında özgünlükler katmasına alan açmak kolektif için en önemli çalışmalardan biri olacağı kesindir.

Scroll to Top