Kendi Gölgesinde Çürüyen Kökler: Dar Grupçuluğun Kolektif Mücadeleyi İçten Kuşatan Tasfiyeci Dinamikleri Üzerine

Yazan: Cafer Can

Bir orman yalnızca yan yana duran ağaçlardan oluşmaz. Onu ayakta tutan, görünmeyen bir ilişki ağıdır. Köklerin toprağın derinliklerinde birbirine ulaşması, farklı gövdelerin aynı yaşam alanından beslenmesi ve her ağacın kendi varlığını bütünden koparmadan sürdürmesi ormanın gerçek gücünü oluşturur

Fakat bazen bir ağaç, köklerini toprağın geniş damarlarına ulaştırmak yerine kendi gövdesinin çevresine dolamaya başlar. Dışarıdan bakıldığında güçlü görünür; dalları sıklaşır, gövdesi kalınlaşır. Ancak zamanla kendi içine kapanan, kendi kendisini besleyen bir yapıya dönüşür. Toprağın ortak kaynaklarından uzaklaştıkça büyüme yeteneğini kaybeder ve sonunda kendi yarattığı gölgenin içinde zayıflamaya başlar

Örgütsel yaşamda dar grupçuluk da böyle bir süreçtir.

Başlangıçta kendisini kararlılık, bağlılık, ideolojik tutarlılık veya örgütsel güvenlik kavramlarıyla ifade edebilir. Ancak kolektif iradenin yerine dar bir çevrenin kendi iç mantığı yerleşmeye başladığı anda sorun ortaya çıkar. Çünkü devrimci bir örgütün gerçek gücü, küçük bir grubun kendi doğrularını koruma kapasitesinden değil; toplumsal gerçeklikle bağ kurabilme, farklı deneyimleri ortak bir iradeye dönüştürebilme ve kolektif aklı geliştirebilme yeteneğinden gelir.

Dar grupçuluk öncelikle bir yöntem sorunudur. Çünkü mücadeleyi büyütmek yerine mücadele alanını daraltır; kolektif düşünceyi geliştirmek yerine küçük çevrelerin iç uyumunu kutsar. Zaman içinde örgütün dışarıdaki toplumsal çelişkileri çözümleme kapasitesi azalır ve örgüt kendi iç ilişkilerini korumaya çalışan kapalı bir yapıya dönüşür.

Böylece araç, amacın önüne geçmeye başlar.

Karl Marx insanların tarih yapma sürecini açıklarken bireylerin ve grupların kendi iradeleriyle hareket ettiklerini, ancak bunu kendilerinden önce oluşmuş toplumsal koşullar içinde gerçekleştirdiklerini ortaya koyar. Bu yaklaşım, tarihsel dönüşümün hiçbir zaman yalnızca küçük bir grubun iradesinden doğmadığını gösterir. Toplumsal hareketler geniş insan ilişkileri, sınıfsal deneyimler ve kolektif pratikler içinde şekillenir.

Dar grupçu anlayışın temel yanılgısı burada ortaya çıkar: Kendi sınırlı deneyimini bütün hareketin deneyimi olarak görür. Kendi çevresinde oluşan düşünsel birikimi toplumsal gerçekliğin tamamının yerine koyar.

Bunun sonucu olarak örgüt, toplumun içinden öğrenen canlı bir yapı olmaktan çıkar; kendi doğrularını sürekli yeniden tekrar eden kapalı bir çevreye dönüşür.

Eleştiri gelişmenin aracı olmaktan çıkarılıp tehdit olarak görülmeye başlanır. Farklı düşünceler zenginlik değil, disiplin sorunu olarak değerlendirilir. Oysa tarihsel olarak bütün canlı devrimci hareketler kendi içindeki tartışma, eleştiri ve özeleştiri süreçlerinden güç almıştır.

Eleştirinin olmadığı yerde hata görünmez hale gelir. Hatanın görünmediği yerde ise dönüşüm iradesi zayıflar.

Rosa Luxemburg kitle hareketlerinin canlılığına vurgu yaparken, toplumsal mücadelenin mekanik planlarla ilerlemediğini, mücadele içinde öğrenen ve gelişen bir karakter taşıdığını savunmuştur.

Dar grupçuluk ise hayatın karmaşıklığından değil, kendi oluşturduğu kesinliklerden hareket eder. Gerçeklik kendi şemasına uymadığında gerçekliği anlamaya değil, kendi kalıplarına uydurmaya yönelir.

Bu nedenle dar grupçu yapı zamanla yeni fikirlerden, yeni insanlardan ve yeni deneyimlerden uzaklaşır.

Çünkü değişim, kontrol edilemeyen bir alan olarak görülmeye başlanır.

Örgütsel yaşamda en tehlikeli aşamalardan biri, kolektif iradenin içinde kolektiften bağımsız bir gayri resmî işleyişin oluşmasıdır.

Bu durum çoğu zaman kendisini açık bir iktidar iddiası olarak göstermez. Aksine “deneyim”, “güven ilişkisi”, “doğal önderlik”, “pratik zorunluluk” veya “işlerin daha hızlı yürütülmesi gerekliliği” gibi kavramlarla meşrulaştırılır.

Elbette her kolektif yapıda bazı insanların daha fazla deneyim kazanması, daha fazla sorumluluk üstlenmesi ve doğal bir etkiye sahip olması kaçınılmazdır. Sorun, bu etkinin kolektif iradenin içinde kalıp kalmadığıdır.

Çünkü devrimci örgütlerde öncülük, kolektiften kopuk bir ayrıcalık değil; kolektif tarafından sürekli üretilen ve denetlenen bir sorumluluktur.

Önderlik, kolektifin üzerinde duran bir konum değil; kolektifin ihtiyaçlarından doğan bir işlevdir.

Bu sınır kaybedildiğinde, görünürde kolektif bir yapı varlığını sürdürürken gerçekte ikinci bir merkez oluşmaya başlayabilir.

Bu ikinci merkez resmi olarak tanınmasa bile bilgi akışı, değerlendirme süreçleri ve kararların oluşumu üzerinde belirleyici hale gelir.

Böylece örgütsel hukuk ile fiili işleyiş arasında mesafe açılır.

Kâğıt üzerinde herkes eşittir; ancak pratikte bazı ilişkiler daha belirleyici hale gelir.

Toplantılar vardır; fakat gerçek tartışmalar başka alanlarda yürütülür.

Kolektif karar mekanizmaları vardır; fakat kararların yönü önceden belirlenmiş olabilir.

Üyeler vardır; fakat bilgiye ve siyasal tartışmaya erişim eşit değildir.

Bu durum yalnızca demokratik işleyiş açısından değil, devrimci ahlak açısından da ciddi bir sorundur.

Çünkü devrimci ahlakın temelinde yalnızca hedefe bağlılık değil, hedeflenen toplumun ilişkilerini bugünkü mücadele içinde de üretme sorumluluğu vardır.

Eğer amaç özgürleşmiş, kolektif iradesini kullanan insanların oluşturduğu bir toplum ise, örgütsel yaşamda bunun tersini üreten ilişkiler kabul edilemez.

Bilginin belirli kişilerde toplanması, siyasal tartışmaların dar çevrelerde yürütülmesi ve kolektifin karar süreçlerinden uzak tutulması yalnızca iletişim eksikliği değildir. Bu, aynı zamanda örgütsel iktidar ilişkilerinin oluşması anlamına gelir.

Çünkü bilgi, örgütsel yaşamda sadece teknik bir unsur değildir. Bilgiye erişim, tartışma hakkı ve karar süreçlerine katılım doğrudan siyasal özne olma hakkıyla ilgilidir.

Kolektifin bir bölümünü sürekli kararların oluşumunun dışında bırakmak, zamanla onları aktif özne olmaktan çıkarıp yalnızca uygulayıcı konumuna indirger.

Bu ise devrimci örgüt anlayışının özüyle çelişir.

Bir devrimci örgüt yalnızca mücadele eden insanların yan yana gelmesi değildir. Aynı zamanda insanların bilinçli, eleştirel ve yaratıcı özneler olarak geliştiği bir okuldur.

Bu nedenle kapsayıcılık yalnızca ahlaki bir değer değil, örgütsel bir zorunluluktur.

Deneyim aktarılmadığında kişisel mülkiyete dönüşür.

Bilgi paylaşılmadığında  bir güç aracına dönüşür.

İlişkiler kolektif denetimin dışına çıktığında dayanışma, ayrıcalıklı bir çevre ilişkisine dönüşebilir.

Buradaki tehlike her zaman kişilerin bilinçli olarak iktidar kurma niyetinden kaynaklanmaz. Çoğu zaman sorun kişisel niyetlerden önce örgütsel biçimlerde ortaya çıkar.

İyi niyetlerle başlayan kapalı ilişkiler ağı zamanla kolektif iradenin yerine geçebilir.

Bu nedenle devrimci hukuk yalnızca açık ihlalleri değil, kolektif iradeyi zayıflatan eğilimleri de sorgulamak zorundadır.

Çünkü devrimci hukuk, sadece kurallar bütünü değildir; aynı zamanda kolektifin iradesinin garantörüdür.

Hiçbir kişi, hiçbir kadro ve hiçbir ilişki ağı kendisini kolektifin üzerinde konumlandıramaz.

Gerçek öncülük, başkalarının yerine düşünmek değil; başkalarının da düşünebilmesini sağlamaktır.

Gerçek kadrolaşma, kendisine bağlı insanlar yaratmak değil; bağımsız düşünebilen, eleştirebilen ve sorumluluk alabilen devrimci özneler yaratmaktır.

Antonio Gramsci hegemonya kavramıyla toplumsal dönüşümün yalnızca küçük bir grubun iradesiyle değil, geniş toplumsal ilişkiler içinde bilinç ve rıza yaratma süreciyle gerçekleştiğini ortaya koymuştur.

Toplumla bağını kaybeden, kendi içine kapanan ve yalnızca kendi çevresinin doğrularını yeniden üreten bir yapı, uzun vadede tarihsel etkisini kaybeder.

Vladimir Lenin de örgüt sorununu ele alırken devrimci yapının gücünü sınıf hareketiyle kurduğu bağda görmüştür. Örgüt, kendisini toplumdan ayıran bir kale değil; toplumsal mücadele içinde bilinç ve örgütlenme yaratan bir araçtır.

Araç kendi varlığını amaç haline getirdiğinde ise tarihsel işlevini kaybetmeye başlar.

Dar grupçuluğun tasfiyeci etkisi de burada ortaya çıkar.

Tasfiye her zaman dışarıdan gelen saldırılarla gerçekleşmez. Bazen bir örgüt kendi içindeki canlılığı kaybederek de tasfiye sürecine girer.

Yeni insanları kazanamayan, farklı düşünceleri değerlendiremeyen, eleştiri mekanizmasını işletemeyen ve toplumsal değişimleri okuyamayan bir yapı biçimsel olarak varlığını sürdürse bile tarihsel rolünü kaybetmeye başlar.

Bir hareketin gücü, kaç kişinin aynı düşünceyi tekrar ettiğinde değil; kaç insanın ortak mücadele içinde bilinçli ve özgür iradeli özneler haline gelebildiğinde ölçülür.

Kökleri toprağın derinliklerine ulaşmayan bir ağacın dalları ne kadar geniş olursa olsun, ilk büyük fırtınada dayanma gücü azalır.

Çünkü onu ayakta tutan şey yalnızca gövdesinin kalınlığı değil, görünmeyen bağlarının sağlamlığıdır.

Örgütleri de ayakta tutan yalnızca disiplinleri, sloganları veya tarihsel iddiaları değildir.

Asıl güçleri; eleştiriye açıklıklarında, kolektif aklı büyütmelerinde, toplumsal gerçeklikle kurdukları bağda ve kendi içlerinde yarattıkları devrimci ilişkilerin niteliğindedir.

Kendi gölgesinde büyümeye çalışan her yapı sonunda ışığını kaybeder.

Kolektif mücadele ise tek bir gövdenin yükselmesi değil; aynı toprağa basan köklerin birlikte güçlenmesidir.

Scroll to Top