Yazan: Hikmet Tan

Yoldaşlık ilişkileri nedir, ne değildir; nasıl olmalı, nasıl olmamalıdır? Bu ve benzeri soruları sürekli olarak hem kendimize sorar hem de mücadele içindeki arkadaşlarımızla tartışırız. Şüphesiz ki yoldaşlık ilişkilerimizin gelişim seyri, mücadele dinamiği içindeki çelişkilerle şekillenerek ilerliyor ve ilerleyecektir. Burada, üretim araçlarının toplumsal şekilleniş üzerindeki etkisini yadsımadan meseleyi ele almakta fayda vardır.
Ankara’nın gecekondularından gelen arkadaşların yaşam biçimleri ve bakış açıları ile Artvin’in köylerinden gelen arkadaşların bakış açıları ve yaşamla kurdukları ilişkiler farklı olacaktır. Bir yanda proletaryanın çelişkisi diğer yanda köylünün çelişkisi..
Aynı zamanda bu bakış açıları ve yaşam biçimleri de onlarla birlikte partiye gelecektir.
Her bir yoldaş, devrimci mücadele içinde kendisini var ettiği andan itibaren, geçmiş toplumsal ilişkilerin onda yarattığı alışkanlıklara karşı ilk adımını atar. Bu adım, bireyin geçmişten getirdiği alışkanlıklarla sınıfsız ve sömürüsüz bir dünyayı savunanların yaşama bakışı arasında bir sentez oluşturur. Bu sentez, ilk olarak bireyin kendi evinde, ailesiyle ve ev içi yaşamla kurduğu ilişkilerde açığa çıkarıcı bir reaksiyona dönüşür. Birey, ailesiyle yaşadığı çelişkilerde zıtlaşma veya onları kabul etmeme anlayışından yavaş yavaş uzaklaşarak ailesinin mevcut durumunu anlamaya, ona sınıfsal çelişkiler açısından bakmaya ve kolektif yaşam alanlarında onlarla birlikte emek vermeye başlar.
Şüphesiz ki herkes böyledir diyemeyiz. Bilincin gelişimi her bireyde aynı özellikleri taşımaz. Bazı bireyler dönüştürücü gücü kendi ihtiraslarına göre şekillendirerek kariyer ve güç arzusuyla kendilerini var edebilirler. Bunların hepsi, yaşamın içinde gelişebilecek ve diyalektik açıdan normal sayılabilecek olgulardır.
Doğa koşulları, üretim ilişkileri, tüketim alışkanlıkları, geçmişten gelen geleneksel ilişkiler ve bunların içerisinde sürekli yenilenen ve sınanan toplumsal ilişkiler göz önüne alındığında, yoldaşlık ilişkilerinin en çelişkili, en çalkantılı ve en kırılgan ilişkilerden biri olduğunu söyleyebiliriz. Böyle olması da gayet normaldir. Her şey hareket hâlindedir. Fikirlerimiz dahi zihnimizde sürekli değişmektedir. Fikirlerimizin somut yaşama yansımasının taktikler ve olasılıklarla iç içe geçtiği gerçeğini de görmek gerekir.
Söz gelimi, mücadeleye adım atmamızda bize ilk dokunan yoldaşımız, bir yandan öncü görevlerini yerine getirmeye çalışırken diğer yandan zihninde mücadeleyi çoktan bırakmış olabilir. Mevcut koşulların değişmesini bekleyen, “Bu kış geçsin.” düşüncesiyle mücadeleyi sabit bir memur zihniyetiyle yönetmeye çalışan anlayışlar da gelişebilir. Bunlar da mücadele içinde ortaya çıkan durumlardır.
Bir diğer yandan, yol daraldıkça geri adım atanlar; bulunduğu alandaki sorumluluk karşısında mevcut bilincinin yetersizliğiyle yüzleşen ve daralan yolda geri çekilmeyi ya da yolu çıkmaz sokağa dönüştürmeyi isteyen yoldaşlar da vardır. Amansız bir mücadele portresi çizip ardından amansız bir aşka tutunarak mücadeleden kopanlar da vardır. Bu şekilde sayabileceğimiz birçok insanın yaşamsal çelişkileri bulunmaktadır ve bunlar var olmaya devam edecektir.
Bu çelişkilerin hiç ortaya çıkmaması için mücadele etmekten ziyade, mücadelenin mevcudiyetini kavrayabilecek bir bilinç oluşturmak gerekir. Bireyin bulunduğu alanda ne yaptığını, neyi savunduğunu ve ne yapması gerektiğini kendisine sorması; kendisini tanıması, mücadelenin neye ihtiyaç duyduğunu ve kendisinin bu mücadelenin neresinde bulunduğunu bilmesi gerekir.
Fikir çatışmalarını yönetebilen, mücadele içindeki bireylerin çelişkilerinin sınıf çelişkilerinden bağımsız olmadığının farkına varan bilinçler ortaya çıkarmak önemli bir husustur. Marksist-Leninist-Maoist düşünce anlayışı, bir kadroda bunu şart koşar.
Dolayısıyla yoldaşlık ilişkilerini kutsallık motifleriyle ele almanın veya bu ilişkileri göklere çıkarmanın doğru bir yaklaşım biçimi olmadığını söylemekte fayda vardır. Gün gelir, yan yana mavzer tuttuğun yoldaş mavzer değiştirir. Bunlar mücadele tarihimizde yaşanmış şeylerdir. Bunları ele almak, yoldaşlık ilişkilerinin ne şekilde ilerletilmesi gerektiğine değinmek ve bu mesele üzerine kafa yormak elzemdir.
Bizlerin öğrenebileceği en önemli şeylerden biri, bu mücadelenin başkalarının inancıyla ilerletilemeyeceğidir. Şayet birey mücadeleyi bırakırsa, ona bağlı olan bilinç de tasfiye olabilir. Bireyin mücadele içinde yaptığı şeyi kavraması ve geliştirebilmesi elzemdir. Aksi takdirde kırılmalarla ve dalgalanmalarla mücadele edilemez.
“Balık baştan kokar.” deyimi tam da bu anlamdadır. Doğru bir süreç işletilmezse bu durumlar yukarıdan aşağıya doğru yayılır. Devrimci demokratik bilinç seviyesi yükselmedikçe muhafazakâr pratikler ve motifler gün yüzüne çıkar. Yoldaşlık ilişkilerinin bir nirvana olarak görülmesi veya arşa çıkarılması da buna vesile olur. Böylece bir araç olarak gördüğümüz örgütlülüğü amaca, yoldaşlığı ise bu amacın müritliğine dönüştürürüz. Dolayısıyla yoldaşlık ilişkileri, mücadele içinde sınanırken aynı zamanda teorik olarak da şekillendirilmelidir.
Fedakârlığı ön plana çıkarmak değil; bireyin yaptığı işte gösterdiği gelişimi, kattığı niteliği ve bütün bunları gerçekleştirirken sorgulayarak varlığını sürdürmesini esas almak elzemdir. Yıllarca aynı derneği açıp kapatan ve durağanlığın içinde kendisine bir yaşam kuran kişinin fedakârlığı ile bunun üzerinden gelişen “cefakâr yoldaşlık” anlayışı, tek başına bir ölçü sayılamaz.
Sverdlov bir hamal değildi. Örgütçülüğü iyi bilen, yoldaşlarının yeteneklerinin farkında olan, onları buna göre konumlandıran, ne istediğini bilen ve komünizme inanan bir komünistti.
Kamo da yalnızca bir fedai olarak ele alınamaz. Yeraltı çalışmalarında uzmanlaşmış, ne istediğini bilen ve kendisini bu yönde geliştiren bir eylem uzmanı ve komünistti.
Biz bazen örnek alacağımız karakterleri fedakârlık, cefakârlık ve fedailik kalıplarına manevi-fetişist duygularla sıkıştırıyor; manevi bir histeri içinde, komünist mücadelede bilincimizi kapatarak ilerleyebiliyoruz. Bu çıkmazı aşmak elzemdir.
Doğru bir çalışma tarzı oluşturmadığımız, yoldaşlığın ve mücadelenin doğru kavranması gerektiğini ortaya koymadığımız müddetçe, histerik ilişkiler içinde sıkışan ve kendi ilişkilerinin dışına çıkamayan bir sosyal yapıya dönüşürüz. İstenen bu değilse, yoldaşlığı doğru bir zeminde ele almak; onu kutsallaştırmadan, mücadelenin gelişiminde itici bir güce dönüştürmek ve yetenekleri bu doğrultuda kullanmak gerekir. Öncünün bilinç seviyesi yükselmedikçe devrimci demokrasi tek gözünü ve tek bacağını kaybetmiş kalır.
Yoldaşlık ilişkileri; sınıf mücadelesi içinde şekillenen, bilinç seviyesi ve mücadele dinamiği doğrultusunda dalgalanmalar yaşayan bir ilişkiler bütünüdür.
Yoldaşlık, mücadelenin ilerlemesine hizmet ettiği, bireylerin yeteneklerini açığa çıkardığı ve bilinçlerini geliştirdiği ölçüde anlam kazanır. Aksisi komünist parti değil bir sosyal ilişkiler bütünlüğü olur..


