‘’BİZİM ÇELİŞKİLER VE ÇÖZÜM GÜCÜ’’ SINIF UZLAŞMACILIĞINA KARŞI NET OLMAKTAN GEÇER

Yazan: Hikmet Tan

Partiyi hükümdar, kadroları prens hâline getiren Makyavelist yaklaşımın bugünkü temsilcileri ise eleştiri-özeleştiriyi devrimci bir dönüşüm zemini olmaktan çıkarmış; onu kimi zaman uzlaşmanın, kimi zaman da klikler arası dosyacılığın aracı hâline getirmiştir. Kitlelerin eleştirileri karşısında burnundan kıl aldırmayan, eleştirenleri azarlayan, kadroların hatalarını birden fazla dile getirenleri parti düşmanıymışçasına hedef alan ve hatalı kadroları koruma kalkanına alan bu anlayış kitlelere karşı sorumluluk üstlenmekten, yapılan hataları göğüslemekten ve gerçek anlamda eleştiri-özeleştiri vermekten uzak bir pratik üretmiştir.

Mücadele, varlığımızın doğadaki koşulları içinde birbirimize olan bağımlılığımızdan doğan çelişkilerin sonucudur. Toplumun varlığı, ihtiyaçların ortak üretim alanlarında karşılanmasından meydana gelir. Bildiğimiz ilk toplumsal ilişkilerde üretim ve tüketim, ortak emeğin toplumsal ilişkisi olarak şekillenirken üretim araçları üzerindeki denetimin ve artı ürünün gaspının gelişmesiyle birlikte bu ilişki zamanla sınıfsal ilişkilere dönüşmüştür.

Sınıfsal yapılar, üretim ilişkilerinin gelişimiyle doğmuş ve toplumun siyasal, kültürel, ideolojik ve kurumsal biçimlenişini meydana getirmiştir. Bu nedenle ortaya çıkan ilişkileri yalnızca ekonomik ilişkilere indirgememeliyiz. Üretim ilişkileri, aynı zamanda insanların nasıl yaşadıklarını, nasıl düşündüklerini, birbirleriyle ve doğayla nasıl ilişki kurduklarını belirleyen temel etkenlerden biri olmuştur.

‘’İnsanların kendi geçim araçlarını üretme tarzı, her şeyden önce halihazırda buldukları ve yeniden üretmeleri gereken geçim araçlarının niteliğine bağlıdır. Bu üretim tarzı, yalnızca bireylerin fiziksel varlığının yeniden üretimi olarak görülmemelidir. O şimdiden, daha çok, bu bireylerin gerçekleştirdiği belirli bir faaliyet biçimi, hayatlarını ifade etmenin belirli bir biçimi, belirli bir yaşam tarzıdır. Bireylerin hayatlarını ortaya koyuş tarzı, onların ne olduklarını da ortaya koyar. Dolayısıyla, onların ne oldukları üretimleriyle ne ürettikleriyle olduğu kadar nasıl ürettikleriyle de örtüşür. Bu nedenle, bireylerin ne oldukları, onların maddi üretim koşullarına bağlıdır.’’ (Marx-Engels-alman ideolojisi-s. 30 /sol yayınları)

İnsan, soyut bir varlık olarak ele alınamaz; salt ekonomik ilişkilere de indirgenemez. Aynı şekilde, rasyonel aklın kendi başına kurduğu soyut bir siyasal tasarımın ürünü olarak da kavranamaz. Meselenin özü şudur: İnsan, doğayla kurduğu üretim ilişkileri ve insanın insanla kurduğu toplumsal ilişkiler içinde biçimlenmiştir.

Sınıflar arasındaki çelişkiler, insanlığın her yeni gelişim aşamasında süreklilik göstermiştir. Feodal toplumda ezilenlerin başlıca temsilcisi serfler iken, kapitalist toplumda bu konumun temel taşıyıcısı proletarya olmuştur. Feodal dönemde toprak ağaları, derebeyleri, tefeciler ve aristokrasi ezen sınıfın başlıca temsilcileri olarak şekillenirken; kapitalizmde bu konumun merkezine burjuvazi yerleşmiştir. Bununla birlikte toprak rantçıları, finans oligarşisi ve bu ilişkilere eklemlenen teknokratik-yönetici tabakalar da hâkim sınıfın farklı düzeylerdeki taşıyıcıları olmuştur.

Burjuvazinin feodal düzeni alaşağı edebilmesi, proletaryanın gücüyle de bağlantılıydı. Ancak burjuvazi, kendi iktidarını sağlamlaştırdığında proletaryaya sırtını dönmüş feodal düzenden devraldığı kimi ilişki ve kurumları kendi bünyesinde taşımayı sürdürmüştür. Eski düzenin bazı kalıntılarıyla uzlaşmış, halk sınıflarının devrimci taleplerini ise kendi sınıf iktidarının sınırları içinde bastırmaya yönelmiştir.

Bu tarihsel seyir, dünden bugüne ezen ve ezilen sınıflar arasındaki mücadelenin antagonist çelişkiler biçiminde karşımızda durduğunu göstermektedir. Bugün robotik üretim ve otomasyon, proletaryanın yerini doldurmaya çalışsa dahi ezen-ezilen çelişkisi varlığını koruyacaktır. Çünkü bu çelişki, insanın insan tarafından sömürülmesine üretim araçlarının mülkiyetinin ve denetiminin hâkim sınıfların elinde bulunmasına ve sömürünün yeni şekillenen üretim ilişkileri içinde devam etmesine dayanmaktadır.

Daha da ileri gidelim sözgelimi yapay zekânın kendi kendisini programlayabildiği, kendi hareket alanını belirleyebildiği ve bir tür varlıksal bilinç kazandığı bir aşamaya ulaştığını düşünelim. Böyle bir durumda dahi, kapitalist üretim ilişkileri sürdüğü müddetçe ezen-ezilen çelişkisi ortadan kalkmayacaktır. Yapay zekâ, kendi varlığını sürdürebilmek için ihtiyaç duyacağı ekipmana, enerjiye, parçalara, hammaddeye ve elementlere ancak hâkim sınıfın denetimindeki üretim ilişkileri üzerinden ulaşabilecektir. Kendi varlığını korumak ve yeniden üretmek için emeğini ya da üretici kapasitesini satmak zorunda kaldığı anda, kapitalist mülkiyet ilişkilerinin dışına çıkmış olmayacak! tersine bu ilişkilerin içine çekilecektir. Dolayısıyla sorun, yalnızca üretim sürecinde insan emeğinin yerine neyin geçtiği değildir. Sorun, üretim araçlarının, enerji kaynaklarının, hammaddelerin ve teknik altyapının kimin mülkiyetinde ve denetiminde olduğudur. Kapitalizm varlığını koruduğu sürece, en ileri teknik gelişmeler dahi özgürleşmenin değil, sömürünün yeni biçimler altında sürdürülmesinin aracı hâline gelecektir. Bugün sınıf mücadelemizde ileri teknik gelişmeler bizim alehiyimize uygulanmaktadır.

Bir örnekle meseleyi biraz daha aydınlatalım ve 164 yıl öncesine, kapitalizmin erken dönemindeki emek gaspına ve işçilerin kanla verdiği mücadeleye bakalım. Émile Zola’nın ünlü Germinal romanında 1860’lı yılların maden işçileri anlatılır. Romanda, maden işçilerinin açlık, baskı ve kanla yürüttükleri mücadele çarpıcı biçimde ortaya konur. Maden sahipleri, işçilerin grevini kırmak için Belçika’dan işçi getirmeye çalışır: “Negrel’in Belçika’ya, Borain’den işçi getirmeye gittiğini söylediler… ‘Borainler ha! İşte bunu yapamayacaklar, dinine yandığımın herifleri!’” (Germinal, İş Bankası Kültür Yayınları, s. 411)

Burada görülen şey, sermayenin grev karşısındaki tarihsel konumlanışıdır. İşçilerin kolektif direnişini kırmak için daha yoksul, daha güvencesiz ve daha kolay sömürülebilecek işçileri devreye sokulmasıyla grev yavaş yavaş çözülmeye başlar.

Peki neden buna değindik? Bugün de benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Türkiye/Kuzey Kürdistan’da 2024 yılında Lezita işçilerinin grevi karşısında patronların Hindistan’dan daha düşük maliyetle sömürülecek işçiler getirmeye yönelmesi, aradan geçen 164 yıla rağmen kapitalist sermayenin grev kırıcı konumlanışının özsel olarak değişmediğini göstermektedir. Bunu determinist bir yaklaşımla söylemiyoruz. Mesele, tarihin mekanik biçimde tekrar ettiği iddiası değildir. Mesele, sermayenin kâr ihtiyacı ve sömürüyü sınırsızca genişletme eğilimi sürdükçe, grev kırma, işçileri birbirine karşı kullanma ve daha ucuz emek gücü arama siyasetinin farklı tarihsel biçimler altında yeniden üretileceğidir.

Bu nedenle kapitalist ilişkiler sürdükçe ezen-ezilen çelişkisi sona ermeyecektir. Üretim araçlarına hâkim olan sınıf ayrıcalıklarını sürekli olarak koruyacaktır. Kendisine eklemlenen ara sınıfları, ayrıcalıklı tabakaları ve ideolojik mekanizmaları da besleyecektir. Sınıfsal bilinç gelişmediği müddetçe, kapitalist hegemonya içinde farklı toplumsal kesimlerin hâkim sınıflara eklemlenme tehlikesi her zaman var olacaktır.

Umarım sınıf bilincimizi bir nebze olsun tazeledik. Bizler soyut akılcılığın ‘’rasyonel’’ değil, diyalektik materyalizmin savunucularıyız. Yaşamla, üretimle, mülkiyetle ve toplumsal ilişkilerle kurduğumuz bağ bizim düşünce yapımızı belirler ve şekillendirir. Hiçbir düşünce salt aklın kendi başına yarattığı bir ürün değildir. Sözgelimi bir birey düşünsel olarak komünist olduğunu söyleyebilir fakat yaşamı alabildiğine mülkiyet ilişkileri, rant kaygısı, aile geleceği ve konfor alanlarıyla örülüyse, burada ciddi bir çelişki vardır. Marx ve Engels’in ütopik sosyalistlere yönelttiği eleştirilerde de bu noktanın izlerini görmek mümkündür. Robert Owen’ın tarihsel emeği ve katkısı belirli bir noktaya kadar değer taşır fakat onun yaklaşımı proletaryayı bağımsız bir sınıf olarak kurtuluşuna yardımcı olmaz.

Biz sınıf intiharını düşsel ya da ahlaki bir yolculuk olarak kavramıyoruz. Sınıf intiharı, kapitalist ilişkilere olan bağımlılığın kırılması, özel mülkiyet ve ayrıcalık ilişkilerinden kopulması, devrim mücadelesi içinde bireyin kendi sınıfsal konumuyla hesaplaşmasıdır. Aksi durumda mesele yalnızca hâkim sınıfların kendi ayrıcalıklarını nasıl koruduğu meselesi olarak kalmaz. Kapitalist hegemonyanın, ona karşıt olduğunu iddia eden güçleri nasıl kendisine eklemlediği ve kendi içinde nasıl öğüttüğü gerçeğiyle de karşı karşıya kalırız.

Biz bu hegemonyayı yıkmak istiyorsak, gelen ideolojik ve siyasal saldırılara karşı Komünist Parti’yi korumak zorundayız. Eğer kitlelerin öncüsü olma iddiasındaysak, sınıf bilincimizi, konumumuzu ve örgütsel yaşamımızı buna göre kurmalıyız. Tarihimizde devrim mücadelesinde keskin görünen kimi yapıların ve kadroların kısa süre içinde reformist hareketlere dönüştüğünü gördük. Bu dönüşüm, MLM’nin bilimsel olmamasından veya geçerliliğini yitirdiğinden kaynaklanmadı tersine, hareketlerin içinde varlığını sürdüren sınıf uzlaşmacı çizgilerin, yaşam tarzında da uzlaşmacı bir hatta sahip olmasından kaynaklandı.

Mesele önümüzde açık biçimde durmaktadır; kapitalist ilişki biçimlerinden kopamamış kadrolar, partiyi sınıf uzlaşmacılığına sürükler. Burada niceliğin belirleyici bir önemi yoktur. Tek bir kişi dahi, parti içindeki boşluklardan yararlanarak, kendi karakteristik özelliklerini taşıyan unsurlarla uzlaşabilir ve hareket içinde dağıtıcı bir etki yaratabilir.

Dolayısıyla kapitalist ilişki biçimlerinin neoliberal politikalarla her yere nüfuz ettiği koşullarda bu tehlike daha da büyümüştür. Oktay Türel’in belirttiği gibi: ‘’Neoliberalizm devlet, toplum ve bireyler arasındaki ilişkileri yeniden tanımlar; kişilerin başarı ve başarısızlıklarını onların bireysel sorumluluk üstlenebilme yeteneğine bağlar; hanehalklarının girişimci davranışlarını(ve finans aktörlere dönüşmelerini) özendirir; toplumsal sorunları kolektif çabalarla çözme eğilim ve imkânlarını aşındırır ve böylelikle siyasal temsil mekanizmalarını etkisizleştirir.” (Küresel İktisadi Tarihçe, Yordam Kitap, s. 44.)

Bu belirleme, neoliberalizmin yalnızca ekonomik bir model olmadığını aynı zamanda kolektif mücadele zeminlerini aşındıran, bireyi toplumsal bağlarından koparan ve onu kendi başarısının ya da başarısızlığının tek sorumlusu gibi gösteren ideolojik bir kuşatma olduğunu ortaya koymaktadır. Aşınan kolektif mücadele, bu saldırıların ardından gerçekleşmiştir. Bireyin bu hegemonya içinde kendisini var etmesi de yine bu ilişkiler içinde şekillenir.

Demokratik kitle örgütlenmeleri de birçok alanda bu ilişkilerle şekillenerek gelişmiş ve siyasetini bu ilişkiler üzerinden kurmuştur. Komünist olmayan kişilerin komünist olarak sunulması, üst yapı örgütlenmelerinin popülist ve dar önderliklerle şekillenmesi, taban örgütlenmelerinin tasfiye edilmesi, her şeyin üst yapının örgüt temsilciliğine indirgenmesi, kitle örgütlerinin, kitlelerin öznesi olduğu alanlar olmaktan çıkarılıp pasif takipçi konumuna itilmesi akabinde sistem içerisinde sönümlensi; kolektif iradenin ve kurum gücünün öne çıkmayışı, bireylerin kurumun üstüne çıkarılması ve bireyin kurumla özdeşleştirilmesi, neoliberal ilişkilerin demokratik kitle örgütlülüklerine dayattığı ve bu siyasete sürüklediği gerçeğiyle karşı karşıyayız.

Bu ilişkileri iyi kavramak ve dayatılan bu şekillenişe karşı Komünist Parti’nin yol açıcı olması elzemdir. Aksi takdirde bu ilişkiler Komünist Parti’ye de bulaşır. Bu mücadelede ideolojik berraklık, sınıfsal kopuşların netleştirilmesi ve parti örgütlenmesinin esas alınması zorunludur. Ancak bu diğer mücadele alanlarının önemsizleştirilmesi ya da tali görülmesi anlamına gelmez. Aksi durumda sınıf uzlaşmacılığı güçlenir ve hareketi tasfiyeye doğru sürükler.

MLM’de sınıfsal intihar gerçekleşmediği müddetçe komünist bir öncüden söz edilemez. MLM yalnızca teorik bir açılım değildir. Marx’ın, Lenin’in ve Mao’nun pratik içinde kendi sınıfsal karakterlerinden kopuşu ve bir bireyin komünistleşme sürecidir. Yalnızca Marx’ın hayatındaki mücadele dinamiğine bakmamız bile burada anlatmak istediğimizi ortaya koymaya yeterlidir. Tekrardan üzerinden geçmekte de fayda vardır.

Marx, asırlardır süregelen insanın insanı sömürmesine son vermenin bir anda gerçekleşemeyeceğini, bunun aşamalı ve tarihsel bir süreç olduğunu ortaya koymuştur. Bu süreci determinist bir bakışla değil, üretim ilişkilerinin gelişme seyri ve sınıf mücadelesinin tarihsel koşulları içinde kavramıştır. Paris Komünü’nün yenilgisi, proletarya diktatörlüğünün gerekliliğini açığa çıkarırken aynı tarihsel çizginin ileri dönemlerinde sosyalizmin çözülüşü de bürokratizme karşı amansız bir mücadele yürütmenin ve komünizm mücadelesini kesintisiz biçimde sürdürmenin zorunluluğunu gün yüzüne çıkarmıştır diyebiliriz.

Marx’ın kurduğu düzlemi anlatırken kimi zaman soyut bir anlatıma düşebiliyoruz. Almanya’dan felsefeyi, Fransa’dan sosyalist düşünceyi ve İngiltere’den ekonomi yi alarak bu üç olguyu tek bir teorik düzlemde birleştirdiğini söyleriz. Fakat şu gerçekliği çoğu zaman göz ardı ederiz: Marx, bu üç alanın da en keskin çelişkilerinin yaşandığı tarihsel dönemlerin tam merkezinde bulunmuştur. O, yaşamını bir fanusun içinde Ricardo’yu ya da Hegel’i okuyarak geçirmedi bizzat o koşulların içinde yer aldı. İşçi sınıfının yaşadığı sömürünün merkezinde bulundu onu gözlemledi, çelişkili yapıların sonuçlarını araştırdı ve üretim ilişkilerinin toplumsal yapıdaki çelişkilerini gördü.

Marx, Kapital’i bu tarihsel, toplumsal ve düşünsel mücadele içinde ortaya çıkardı. Bunu yaparken de kendi konformist alanlarına düşmeden, amansız bir mücadeleyle ve aynı zamanda sınıfsal intiharını gerçekleştirerek yaptı. Bunu bir kez daha hatırlatmakta fayda vardır.

“İnsanlar tarihlerini kendileri yapar; ama onu özgür iradeleriyle değil, kendi seçtikleri koşullar altında değil, dolaysız olarak önlerinde buldukları, verili, geçmişten devrolan koşullar altında yaparlar. Tüm ölmüş kuşakların geleneği, yaşayanların beyinlerine bir kâbus gibi çöker.” (Karl Marx, 18 Brumaire, s.19 Yordam Kitap)

Marx’ın burada ortaya koyduğu temel nokta, insanın tarihsel eyleminin bütünüyle iradesiz olmadığı fakat bu iradenin belirli maddi, toplumsal ve tarihsel koşullar içinde şekillendiğidir.

Burada söz konusu insanlar tarihi şekillendirirken, kendi arzu ve istençlerine göre ya da tamamen özgürce seçilmiş koşullar içinde yapmazlar geçmişin üretim ilişkileri, sınıfsal konumlar, düşünce biçimleri, inanç ve toplumsal gelenekler hareket alanını belirler ve sınırlar.

Bir kişi kendi doğumunu hazırlayamaz. Doğduğu aileyi de kendisi seçemez. Aynı şekilde dünyaya geldiği sınıfı da kendisi belirleyemez. Bir proletarya ailesinin içinde doğmuş ve büyümüşse, o sınıfın karakteristik özelliklerini taşır. Sınıf atladığında dahi bu karakteristik özellikleri belirli biçimlerde taşımaya devam eder. Çünkü sınıf yalnızca ekonomik bir konum değil, aynı zamanda insanın düşünüşünü, davranışlarını, alışkanlıklarını ve dünyayla kurduğu ilişkiyi şekillendiren tarihsel-toplumsal bir varoluş biçimidir.

Ancak bu sınıfsal şekilleniş durağan değildir. Kapitalizm, bireylerin ve toplumsal kesimlerin sınıfsal konumlarını, yaşam alışkanlıklarını ve bilinç biçimlerini sürekli olarak yeniden üretir (bozar ve dönüştürür) çünkü kapitalizm durağan bir olgu değildir. Sermayeyi sürekli genişletir ve daha fazla sömürü üretir.

Bu nedenle, Komünist Parti’nin, kapitalist ilişkiler içinde kitlelere öncülük etme zorunluluğu taşıdığı ve dışarıdan müdahale ihtiyacı tarihsel bir gerekliliktir. Ezilen sınıfın kendiliğinden oluşan mücadelesini gözardı etmiyoruz. Ancak bilinç kitlelere dışarıdan taşınır. Kapitalist tahribat, insan yaşamının her alanına nüfuz ederek onu kuşatır ve ezer. İş alanlarında işverene şükran sunulması, devlete sonsuz biat edilmesi, doğa katliamına karşı toplumun bilinçsiz bırakılması, insanın bilgi edinmesinin ve yaşamı sorgulamasının engellenmesi bu kuşatmanın parçalarıdır.

Kapitalizm yalnızca üretim, pazar bulma ve ürüne yönelik talep yaratma meselesiyle sınırlı kalmaz aynı zamanda insanın tüketim alışkanlıklarına da müdahale eder, onları yönlendirir ve toplumun tamamını ideolojik olarak işgal altında tutar. Bu işgale karşı mücadele hatlarında yer alabilmemiz, ancak tam donanımlı kadrolarla mümkündür.

Kadrolarımızın görevi bu kapitalist ilişkilere karşı insanın sınıf bilincini ayyuka çıkararak bireyin bu çürümüş ilişkiler içinde kendisini koruyabilmesini mümkün kılmak ve devrim ihtiyacını kavratmaktır. Fakat bunlar özel mülkiyetten kopmuş, onun ilişkisel yapısından kendisini arındırmış öncü kadroların işidir. Bir kadro, yaşamını sistem içi ilişkilerden arındırmadan düşünsel olarak devrimci, pratik olarak ise özel mülkiyetin, toprak rantının ve aile kaygılarının içinde yaşayarak Komünist Parti’yi temsil ediyorsa, burada ciddi bir sorun var demektir. Bu sorun, kapitalist ilişkilerle uzlaşmanın gerçekliğidir.

Buradaki uzlaşı biçimi nerede ortaya çıkarsa çıksın, kapitalist ilişki biçimlerinin bulunduğu her alanda sınıf uzlaşmacılığı kati suretle kabul edilmemelidir. Hatta Mars’ta bir koloni kurulsa dahi, üretim araçları üzerindeki mülkiyet ve denetim ilişkileri kapitalist biçimde örgütleniyorsa, orada da sınıf uzlaşmacılığına karşı tavır almak zorunludur. Yukarıda birçok örnekle bu konuya değindik. Marx’ın yaşamındaki sınıf intiharı, buna en somut örneklerden biridir. Kadrolarımız yeni toplumsal ilişkileri kurma iddiasındaysa, önce mevcut kapitalist ilişki biçimlerinden kendisini arındırmak zorundadır. Düşünsel olarak devrimci olduğunu söyleyen fakat yaşamının pratik döngüsünde kapitalist ilişkilere bağımlı kalan biri kadro olabilir mi? Burada Polyannacılık oynamak, sınıf uzlaşmacılığına kapı aralamak anlamına gelir. Bu anlatımı bir örnekle somutlaştıralım: Savaş sonrası General Zhukov’un görevlerinden alınmasını burjuva tarihçileri çoğunlukla Stalin’in onu potansiyel bir tehdit olarak görmesine bağlar. Bu kaynaklar meseleyi Stalin’in ‘’kendi büstü dışında herkesi düşman gören’’ paranoyak bir kişilik olarak halka sunar. Onlara göre Stalin; egoist, öfke sorunları olan paranoyak bir diktatördür. Burjuvazi burada görevini layıkıyla yapmaya çalışıyor. Fakat gerçek neydi!

General Zhukov’un savaş öncesi ve savaş sürecindeki emeği, başarıları ve Nazi faşizminin yenilgisindeki rolü elbette inkâr etmiyoruz. Fakat onun savaş sonrasında taşıdığı burjuva hastalıklarını görmezden gelerek onu parti içinde kayırmak gerekliliği de yoktur. Savaş sonrası askeri prestijini burjuva bireyciliğe, mülkiyetçi ve ayrıcalıklı eğilimleriyle birleştirmesine karşın Stalin’in müdahalesi, Parti’den uzaklaştırması komünist bir tutum ve tavırdır. Burada mesele, yalnızca bir komutanın kişisel zaafları değildir. Savaş koşullarında büyük prestij kazanan bir askeri figürün, bu prestiji ayrıcalık, mülkiyet ve statü arayışıyla birleştirmesi ciddi bir ideolojik sorundur. Çünkü sosyalist inşa sürecinde bireyin savaşta gösterdiği kahramanlık, ona halkın üzerinde ayrıcalıklı bir konum kazandırmaz. Devrimci mücadelede ortaya konulan emek, kişisel mülkiyetin, konforun ya da bürokratik üstünlüğün gerekçesi hâline getirilemez.

Komünist mücadelede hiçbir bireyin geçmiş emeği, onun bugünkü burjuva hastalıklarını aklamaz. Kati suretle kimsenin emeğini küçümsemiyor bilakis önemsiyoruz. Fakat yaşam geçmişte kalmıyor ilerliyor ve ilerleme bireyin yaşamındaki çelişkilerle şekilleniyor. Bir kadro veya aktivist devrime büyük katkılar sunmuş olabilir lakin onun sınıf mücadelesindeki ilkelerden muaf kılmaz. Onu ayrıcalıklı yapmaz. Olduğu konum hata kaldırmıyorsa sadece eleştiri-özeleştiriyle sorun çözülmez. Çünkü hata ideolojik bir zeminde gerçekleşmiş Parti üzerinde ve halk kitleleri içerisinde ideolojik bir bozulma kaynağına dönüşmüşse bu sadece eleştiri-özeleştiri polyannacılığı ile çözülecek bir olgu olamaz/olmamalıdır.

‘’Kongremiz tarafından üyeliği elinden alınan kadroyu gözlerimizin önüne getirelim: Düzen içi yaşamdan; çoluk çocuk ve aile düzeninden dahi kopmayan; bir eleştiri karşısında hemence küsen, dahası da parti bildirilerini kahvehanelerde sempatizanlarla birlikte oturup kaleme alan bu, bildiri yazmasını bilmediğinden ve kariyeristliğindendir  bilmem hangi konumda olduğunu dillendiren, yıllarca parti görevi yapmayan, evinin etrafından öte illegal iş yapmayıp polisi çevresinde gölge gibi koşturan, dahası da polis deyince bacakları titreyen bir faaliyetçiyi bırakalım kadro olarak atamayı; üye, hatta ileri sempatizan olarak bile örgütlemek doğru olmaz. İşte bu “kadro”, kongremiz tarafından tüm bu iflah olmaz çalışma tarzı ve davranışları sonucu parti üyeliğinden düşürüldü.’’ (Sınıf Teorisi 4. Sayı/sayfa 17)

Bu alıntı bizlere birçok şeyi anlatma bakımından yardımcı olacaktır. Kadro niteliği elverişli olmayan fakat bölgesel faktörlerin ve kadro açıklıklarının yarattığı boşluklardan parti kadrosu hatta önder olan birçok kişi oldu.

Mücadele boşluk tanımaz; kadro siyaseti de bu boşluk tanımayan alanların başında gelir. 1. Kongre iradesinin geçmişe ve geleceğe dönük attığı en önemli adımlardan biri, parti muhasebesini açık biçimde ele alması ve eleştiri-özeleştiri vermesidir. Bunu yalnızca yazılı belgelerle gerçekleştirmemiş; kitlelerin karşısına çıkarak yapılan hata ve eksiklikleri göğüslemiş, bu hataları düzeltmek için somut adımlar atmıştır. Parti içindeki sınıf uzlaşmacı kadroların önüne MLM siyaseti koyarak onların iflah olmaz yönlerine müdahale etmiş ve onları sınıf mücadesinin içine çekmeye çalışmıştı. Ancak, buna rağmen bu küçük burjuva-popülist unsurlar çeşitli bahanelerle Parti saflarını terk etmişleridir. Akabinde yapılan eksiklikleri yalnızca bireylere yıkmamış, sorumluluğu üzerine almış ve bu sorumluluk bilinciyle mağduriyetleri gidermeye yönelmiştir.

Partiyi hükümdar, kadroları prens hâline getiren Makyavelist yaklaşımın bugünkü temsilcileri ise eleştiri-özeleştiriyi devrimci bir dönüşüm zemini olmaktan çıkarmış; onu kimi zaman uzlaşmanın, kimi zaman da klikler arası dosyacılığın aracı hâline getirmiştir. Kitlelerin eleştirileri karşısında burnundan kıl aldırmayan, eleştirenleri azarlayan, kadroların hatalarını birden fazla dile getirenleri parti düşmanıymışçasına hedef alan ve hatalı kadroları koruma kalkanına alan bu anlayış kitlelere karşı sorumluluk üstlenmekten, yapılan hataları göğüslemekten ve gerçek anlamda eleştiri-özeleştiri vermekten uzak bir pratik üretmiştir. Bu çizgisinden fire vermeyen bu anlayış bugün de sorunları siyasal ve sınıfsal özünden kopararak bireysel meseleler gibi göstermektedir. Böylece sınıf uzlaşmacı politikaların üzerini örtmeye çalışmaktadır. Bu nedenle eleştiri-özeleştirinin ne olduğu ve ne olmadığı üzerinde durmak, konunun bütünlüğü açısından yerinde olacaktır.

Eleştiri-özeleştiri bir günah çıkarma aracı değildir. Eleştiri-özeleştiriyi, yalnızca bireyin belirli bir hata üzerinden eleştirilmesi ve ardından özeleştiri vermesini salık veren dar bir mekanizma olarak ele alırsak, onu sürekli günah işleyip geri dönerek günah çıkarmaya benzeyen dinsel bir pratiğe indirgemiş oluruz. Oysa eleştiri-özeleştiri, mücadele içinde yoldaşların küçük burjuva alışkanlıklarından kaynaklanan tutum ve tavırlarına karşı; düşmanlaşmayı, rekabeti ve kişisel zıtlaşmaları aşmayı hedefleyen devrimci bir çözüm zemini olarak kavranmalıdır.

Buradan çıkan eleştiriler ve verilen özeleştiriler, belli bir süre içinde yoldaşlık ilişkilerinin ne olduğu, hatalarımıza nasıl yaklaşmamız gerektiği ve kendimizi nasıl sorgulayacağımız gibi birçok başlıkta eğitim çalışmalarına dönüşmüştür. Bu birikim, geleceğe dönük olarak kadroların eğitiminde ve sempatizanların gelişiminde öğretici bir rol oynamıştır. Fakat bu durum, denetimsizlik anlamına gelmez. Eleştiri-özeleştiri sürecinde Parti, kadroların eksiklerine karşı yapıcı bir yaklaşım geliştirip geliştirmediğini, aynı hataları sürdürüp sürdürmediğini denetlemek zorundadır. Eğer kadro aynı zaafları sürdürüyorsa, burada Parti müdahil olmalıdır. Kadronun eğilim alanlarına ve zaaflarına karşı dikkatli olunmalıdır.

Eleştiri-özeleştiri, her bireyin kendi durumunu da açığa çıkarır. Bir yoldaşın başka bir yoldaşın başarılarına karşı yönelttiği eleştiri bile, kimi zaman eleştiriyi yapan kişinin düşünsel durumunu ortaya koyabilir. Bu nedenle gözetimi Parti yapmalı; toplantıları, eleştirileri ve ortaya çıkan sonuçları raporlamalı ve denetlemelidir. Kadrolara yönelik eleştirilerin niteliği, artan şikâyetler ve kitlelerden gelen rahatsızlıklar dikkatle gözlemlenmelidir. Kadrolar gerektiğinde sirküle edilmeli, eğitim çalışmalarında zaaflarına dönük özel yoğunlaşmalar yapılmalı ve iflah olmaz yanlara karşı tavizsiz olunmalıdır. Eğer iflah olmazlık arşa çıkmışsa, bu unsurları geri konumlara çekmekten ve neşter vurulmasından taviz verilmemelidir.

Eleştiri-özeleştiri, doğru bir örgütlenme ve işleyiş içinde ele alınmadığında burjuva hastalıkların kırbacı hâline de gelebilir. Eğer doğru bir örgütsel zemin ve denetim yoksa, eleştiri-özeleştiri yoldaşları dönüştüren bir araç olmaktan çıkarak birbirine karşı koz olarak kullanılan bir silaha ya da grup ve klikler arası çatışmanın nüvesine dönüşür. Sözgelimi, eşiyle birlikte örgütlü olduğu hâlde eşinin hiçbir toplantıya gelmemesini sorun etmeyen fakat kendi çıkarına uygun bir anda onu toplantıya getirerek kendi düşünceleri doğrultusunda eleştiri sayısını artırmaya ve karar süreçlerini etkilemeye çalışan pratikler gördük. Politik toplantılarda, eleştiri süreçlerinde ya da iki çizgi mücadelesi anlarında eşini toplantılara getirmeyerek onu sözde “korumaya” alan buna karşın kendi klik düşüncesi doğrultusunda örgüt dışı çalışma yürüten örnekleri de gördük.

Eleştiri-özeleştiri, parti içi demokrasinin rafa kalktığı bir alanda günah çıkarmaya indirgenir ve iflah olmaz kadroların kariyerist çizgilerine alan açar.

Bizler açısından, kitleler nezdinde yüzlerce hata yaparak sempatizanları, taraftarları ve nihayetinde kitleleri Parti’den soğutan kadrolara; sınıf uzlaşmacı politikaları ve burjuva hastalıkları karşısında yalnızca biçimsel bir eleştiri-özeleştiriyle yaklaşmak, hiçbir şey olmamış gibi davranmak anlamına gelir. Bu ise liberalizmin daniskasıdır. Bunları söylerken soyut varsayımlardan değil, somut deneyimlerimizden yola çıkıyoruz. Gerçekliği buzdağının ardına saklayanlar unutmamalıdır; buz eriyecektir. Fakat eriyen buzun içinden yine mağdur rolüne bürünerek çıkacakları da bir gerçekliktir. Sınıf bilincimiz kuvvetli olsaydı, gerçekliği saklayanlara karşı somut adımlar atardık. Bilinç zayıflığı ve sınıf uzlaşmacılığının yarattığı bulanıklık nedeniyle, kitlelerin mağduriyet pozlarıyla gezenlere sahip çıkması gibi bir tabloyu yaşamazdık.

‘’Bizler ‘’Her şey parti için!’’ gibi bir sloganın takipçileri değiliz ve dolayısıyla, parti ya da partiler, her şey olması gereken gerçekleri rencide eder durumda ise, partiler de eleştiriye tabi tutulmak durumundadır.’’(Sınıf Teorisi 7. Sayı/ s.79)

Devam edecek..

Bu makale Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin (2026)Mayıs sayısında çıkan ”Bizim Çelişkiler ve Çözüm Gücü..” başlıklı yazıya eleştiri olarak yazılmıştır.

Scroll to Top