TESLİMİYETİN MASKELERİ, MÜCADELENİN SÜREKLİLİĞİ VE MADVİ HİDMA ÇİZGİSİ

Yazan: Cafer Can

Hindistan’da Maoist hareketin son yıllarda yaşadığı gerileme artık tartışma götürmez bir açıklığa ulaşmış durumda. Alan kayıpları, askeri kapasitenin daralması, kadro erozyonu ve giderek artan teslimiyetler… Bunların her biri somut ve ağır sonuçlar doğuran gelişmeler. Bu tabloyu yok saymak ya da hafife almak, gerçekliği inkâr etmektir. Ancak aynı derecede sorunlu olan bir diğer yaklaşım da bu gerilemeyi tarihsel bir son ilan etmek, buradan genelleyici ve teslimiyetçi sonuçlar çıkarmaktır.

Diyalektik materyalizm açısından bakıldığında, devrimci süreçler doğrusal ilerlemez. Yükseliş ve geri çekiliş, inşa ve çözülme, kazanım ve kayıp aynı bütünün farklı momentleridir. Bu nedenle belirleyici olan yalnızca nesnel durum değil, bu durum karşısında geliştirilen ideolojik ve politik tutumdur. Yenilgiyi nasıl kavradığınız, geleceğe dair yöneliminizi belirler.

Hindistan örneğinde bugün yaşanan çözülmenin iki boyutu vardır. Birincisi nesnel düzeydir: devletin yoğunlaşan askeri baskısı, teknolojik üstünlüğü, istihbarat kapasitesinin artışı ve buna bağlı olarak gerilla alanlarının daralması. İkincisi ise öznel düzeydir: uzun süreli savaşın yarattığı yıpranma, ideolojik gevşeme ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan çözülme ve teslimiyet eğilimleri. Bu iki boyut birbirini besler, fakat biri diğerine indirgenemez.

Tam da bu noktada temel ayrım ortaya çıkar: aynı nesnel koşullar altında farklı öznel tutumlar gelişebilir. Bazıları geri çekilmeyi kaçınılmaz bir sonuç olarak kabul eder ve bunu meşrulaştırır. Bazıları ise aynı koşulları mücadeleyi yeniden kurmanın zeminine dönüştürmeye çalışır. Bu ayrım, teorik değil, doğrudan pratik bir ayrımdır.

Madvi Hidma’nın temsil ettiği çizgi bu bağlamda anlam kazanır.

Hidma, teorik üretim merkezlerinden değil, doğrudan savaşın içinden çıkan bir kadro tipini temsil eder. Bastar’ın en yoksul kesimlerinden gelmiş, mücadelenin içinde şekillenmiş, pratiğin içinden öğrenmiş bir figürdür. Onun belirleyici özelliği yalnızca askeri yetkinliği değil; çözülme koşullarında aldığı tutumdur. Aynı süreçte birçok kadro teslim olurken, o geri çekilmeyi mutlaklaştırmayan bir çizgide ısrar etmiştir.

Burada mesele bireysel bir tercih değil, ideolojik bir yönelimdir. Uzun süreli savaşın yarattığı yıpranma, her hareket için kaçınılmazdır. Ancak bu yıpranmanın nasıl karşılandığı, hareketin geleceğini belirler. Teslimiyet, çoğu zaman kendisini “zorunluluk” olarak sunar. Oysa bu, zorunluluğun ideolojik yorumu ile ilgilidir. Aynı koşullar altında farklı tercihler mümkündür ve bu tercihler sınıfsal ve ideolojik konumlanışla doğrudan ilişkilidir.

Bugün Hindistan’da teslim olan kadroların hızla unutulması, buna karşılık direnenlerin bir referans noktası haline gelmesi bu nedenle tesadüf değildir. Tarih, yalnızca sonuçları değil; sonuçlar karşısında alınan tutumları da kaydeder. Teslimiyet kısa vadeli bir çıkış gibi görünür, ancak tarihsel bir iz bırakmaz. Buna karşılık direnç, yenilgi içinde bile bir yönelim üretir.

Bu tartışmanın Türkiye’deki yansımaları ise çok daha dikkatli ele alınmalıdır. Çünkü burada mesele açık bir teslimiyet değil; daha karmaşık ve daha tehlikeli bir süreçtir: teorik kılıf altında yürütülen bir çözülme.

Bugün bazı Maoist çevrelerde gözlenen eğilim, doğrudan bir kopuşu ilan etmek yerine, mücadeleyi içeriksizleştirerek etkisizleştirme yönünde ilerlemektedir. Silahlı mücadele açıkça reddedilmez, ancak pratikte gündemden düşürülür. Devrim stratejisi tamamen terk edilmez, fakat muğlaklaştırılır. Sınıf mücadelesi teorik olarak savunulur, fakat somut bir hat olmaktan çıkarılır.

Bu yaklaşım, ilk bakışta bir “esneklik” ya da “yenilenme” olarak sunulur. Ancak gerçekte olan şudur: mücadele sürekliliği kesintiye uğratılmakta ve bu kesinti teorik bir zorunluluk gibi gösterilmektedir.

Burada açık bir ideolojik kurnazlık söz konusudur.

Çünkü açık teslimiyet en azından ne yaptığını söyler. Oysa bu yaklaşım, teslimiyeti inkâr ederek gerçekleştirir. Mücadeleden fiilen çekilirken, teorik olarak hâlâ o mücadelenin içinde olduğu iddiasını sürdürür. Bu durum, yalnızca pratik bir geri çekilme değil; aynı zamanda bilincin de çarpıtılması anlamına gelir.

Daha da açık söylemek gerekir:

Eğer bir hat, mücadelenin sürekliliğini sağlayamıyorsa;

eğer mücadeleyi geleceğe taşıyacak somut araçları ortadan kaldırıyorsa;

eğer yenilgiyi aşmak yerine onu kalıcılaştırıyorsa;

orada söz konusu olan şey yenilenme değil, tasfiyedir.

Bu nedenle Hindistan’daki açık teslimiyet ile Türkiye’deki teorik geri çekiliş arasında biçimsel farklar olsa da, özsel bir yakınlık vardır. Her iki durumda da ortak nokta, mücadelenin sürekliliğinin kırılmasıdır.

Oysa devrimci hareket açısından belirleyici olan tam da bu sürekliliktir.

Süreklilik, kesintisiz bir ilerleme anlamına gelmez. Aksine, geri çekilişleri, yenilgileri ve kırılmaları içeren bir bütünlüktür. Ancak bu kesintilerin nasıl ele alındığı belirleyicidir. Eğer bu kesintiler, mücadelenin yeniden üretimini mümkün kılacak şekilde kavranıyorsa, süreç ilerler. Ama eğer bu kesintiler mücadeleden kopuşun gerekçesi haline getiriliyorsa, o zaman çözülme derinleşir.

Madvi Hidma’nın temsil ettiği çizgi, bu ayrımın somut ifadesidir. O çizgi, yenilgiyi inkâr etmez ama teslimiyeti reddeder. Geri çekilmeyi kabul eder ama çözülmeyi meşrulaştırmaz. Mücadelenin yalnızca bugünkü güç dengelerine indirgenemeyeceğini, onun daha derin bir tarihsel zemine dayandığını kavrar.

Bu yaklaşım, belirli bir örgütün ya da coğrafyanın sınırlarını aşar. Çünkü mesele, tek tek örneklerden çok, genel bir yönelimin belirlenmesidir.

Bugün açıkça ifade etmek gerekir: bu mücadele hiçbir yapının tekelinde değildir. Onu var eden, belirli örgütlerin iradesi değil; sınıfsal çelişkilerin sürekliliğidir. Bu çelişkiler var oldukça, mücadele de farklı biçimlerde yeniden ortaya çıkacaktır.

Dolayısıyla herhangi bir yapının ya da çevrenin, kendi geri çekilişini genel bir tarihsel eğilim gibi sunma hakkı yoktur. Bu, yalnızca teorik bir hata değil; aynı zamanda ideolojik bir manipülasyondur.

Bugün ihtiyaç duyulan şey, ne yenilgiyi inkâr eden yüzeysel bir iyimserlik ne de yenilgiyi mutlaklaştıran bir karamsarlıktır. İhtiyaç duyulan şey, somut durumu bütün çelişkileriyle kavrayan ve bu zemin üzerinde mücadele sürekliliğini yeniden kurmayı hedefleyen bir yaklaşımdır.

Nihayetinde Hindistan’da yaşananlar ne ilk ne de son örnektir. Devrimci hareketlerin tarihi benzer kırılmalarla doludur. Ancak bu tarih aynı zamanda bu kırılmaların içinden yeniden doğan mücadelelerin de tarihidir.

Bugün teslim olanların isimleri hızla silinirken, direniş gösterenlerin bıraktığı izler kalıcı olmaktadır. Bu durum, bireysel kahramanlık anlatılarının ötesinde, daha derin bir gerçeğe işaret eder: tarih, sürekliliği sağlayanları yazar.

Madvi Hidma’nın temsil ettiği çizgi, bu sürekliliğin somut ifadesidir. Bu çizgi, yalnızca geçmişe ait bir hatıra değil; bugünü ve geleceği anlamak açısından da bir ölçüttür.

Ve bu ölçüt hâlâ geçerlidir.

Scroll to Top