Yazan: Cafer Can

İbrahim Kaypakkaya’yı anmak; birkaç nostaljik sloganla geçmişe ağıt yakmak değildir. Onu anmak, bugün devrim iddiasını çürüten her türlü tasfiyeciliğe, reformizme ve teslimiyet çizgisine karşı ideolojik savaş açmaktır. Çünkü Kaypakkaya yalnızca bir isim değil; bir kopuş çizgisidir. Uzlaşmaya karşı kopuşun, teslimiyete karşı savaşın, çürümeye karşı devrimci iradenin adıdır.
Kaypakkaya’nın bedenini parçalayan işkenceciler onu konuşturamadı. Bugün ise onun adını ağızlarından düşürmeyen kimi çevreler, onun çizgisini içeriden boğmaya çalışıyor. Dün devletin copuyla, elektriğiyle, zindanıyla teslim alamadığı iradeyi; bugün tasfiyeci teoriler, kimlikçi liberalizm ve pasifist çürüme boğmaya çalışmaktadır.
Tam da bu yüzden bazı şarlatanlar, Muzaffer Oruçoğlu’nun polis karşısındaki ileri düzey çözülmesini bahane ederek, Kaypakkaya’nın işkencedeki direnişini anlamsızlaştırmaya çalışmaktadır. Çünkü çözülmeyi meşrulaştırmanın tek yolu, direnişi küçültmektir. Ser verip sır vermemeyi “gereksiz kahramanlık”, “romantik tutum” ya da “siyasal akılsızlık” gibi sunmaya çalışanlar, gerçekte kendi ideolojik çöküşlerinin teorisini yazmaktadır.
Oysa mesele bireysel ahlak değil, sınıf tavrıdır. İşkencede direnmek; devrimin iradesini düşmana teslim etmemektir. Kaypakkaya’nın Diyarbakır zindanında yarattığı eşik tam da budur. O, yalnızca işkenceye direnen bir insan değil; düşmanın ideolojik hâkimiyetini reddeden komünist bir iradeydi. Bugün bunu küçümseyenlerin tamamı, doğrudan ya da dolaylı biçimde teslimiyetin teorik zeminini üretmektedir.
Daha da çarpıcı olan ise şudur: Bugünün sözde “Kaypakkayacı” kurumları, mücadelede sürekliliği terk etmiş; silahlı mücadeleden koparak kimlik siyasetine batmış, küçük burjuva liberalizminin kuyruğuna takılmıştır. Devrimci savaşı stratejik bir zorunluluk olmaktan çıkarıp kültürel bir nostaljiye indirgeyen bu yapılar, fiilen Kaypakkaya’nın kapıyı çarpıp çıkarak mücadelede sivrildiği döneme ihanet etmişlerdir. Öyle ki, dün Kaypakkaya’nın ideolojik olarak yerle bir ettiği Şafak revizyonizminin siyasal ufkuna kadar savrulmuşlardır.
Bugün “radikal” görünmeye çalışan birçok yapı, gerçekte düzen içi muhalefetin steril sınırları içerisinde nefes almaktadır. Sınıf savaşımının yerine kimlik kümelerini, devrimci zorun yerine edilgen tepki siyasetini, örgütlü savaş yerine dijital ajitasyonu koymaktadırlar. Marksizm-Leninizm-Maoizm’in temel yasaları yerine postmodern bulanıklığı geçirerek, devrimci çizgiyi bilinçli biçimde dumura uğratmaktadırlar.
Oysa Kaypakkaya çizgisi; savaşçı süreklilik demektir. Koşullar zorlaştığında geri çekilip düzen içi güvenli limanlara sığınmak değil, tam tersine ideolojik berraklığı ve devrimci cüreti büyütmek demektir. MLM bilimi ışığında somut koşulları somut tahlil ederek geriye düşmemek, sınıf savaşımının sert gerçekliğinden kaçmamak demektir.
Bugün esas sorun devletin baskısı kadar, devrim adına konuşup devrimden kaçanların yarattığı ideolojik kokuşmuşluktur. Çünkü tarih göstermiştir: Devrimci hareketleri yalnızca kurşunlar değil, içeriden yayılan tasfiyecilik de çürütür. Ve her tasfiyeci çizgi, en sonunda kendi korkusunu teori diye pazarlamaya başlar.
Kaypakkaya’nın adı hâlâ yaşıyorsa bunun nedeni, onun ölüm karşısındaki cesareti kadar; uzlaşmaya karşı açtığı savaşın hâlâ güncel olmasıdır. Onun mirası müzelerde saklanacak bir hatıra değil, teslimiyetin boğazına dayanan ideolojik bir bıçaktır.
Ve gerçek değişmemiştir:
İşkencede direnenler tarih yazar. Çözülenler ise tarih boyunca yalnızca mazeret üretir.


