Yazan: Sevda Tali

ABD emperyalizmi ve onunla birlikte hareket eden güçler dünyanın birçok bölgesinde zorbalık ve kan dökmeye devam etmektedir. Emperyalizmin tarihsel karakteri savaşlardan, çatışmalardan ve krizlerden beslenmesidir. Bu nedenle emperyalist sistem yalnızca ekonomik sömürü mekanizmalarıyla değil, aynı zamanda askeri müdahaleler ve siyasi manipülasyonlarla da varlığını sürdürmektedir.
Kapitalizmin krizi süreklidir. Bu krizler tarihsel süreç içerisinde inişli çıkışlı bir seyir izler. Krizlerin nispeten gerilediği dönemlerde uluslararası ilişkiler daha sakin görünse de, krizlerin derinleştiği dönemlerde küresel gerilimler hızla tırmanır. Günümüzde azalan enerji kaynakları ve küresel hegemonya mücadelesi, ABD başta olmak üzere Batılı güçleri yeniden Ortadoğu’ya yönlendirmiştir. Özellikle 11 Eylül saldırısı sonrasında Ortadoğu’nun emperyalist güçlerin çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirilmesi süreci hız kazanmıştır.
Emperyalist güçler doğrudan kontrol edemedikleri ülkelerde öncelikle o ülkelerin iç çelişkilerini kullanma yoluna giderler. Toplumsal muhalefetin baskı altında bulunan kesimleri desteklenerek iktidara hazırlanır. Bu kesimlerin toplum içerisinde yeterli siyasi ve toplumsal desteğe ulaştığı düşünüldüğünde ise askeri müdahale ya da dış operasyonlar devreye sokulur. Böylece yerel işbirlikçi (komprador) güçler aracılığıyla yeni bir siyasal düzen kurulması hedeflenir.
Bu stratejinin örnekleri 2000’li yıllarda açık biçimde görülmüştür. 2001 yılında Afganistan’a yönelik müdahale ile başlayan süreç, 2003 yılında Irak’ın işgaliyle devam etmiştir. Daha sonra sözde Arap Bahari süreci devreye girmiş ve ilk olarak Tunus’da başlayan gelişmelerle birlikte bölgede bazı yönetimler tasfiye edilmeye başlanmıştır. Bu süreçte Suriye’de Besar Esad yönetiminin devrilmesi hedeflenmiş, böylece Arap dünyasının emperyalist güçlerin denetimi altına alınmasının önü açılmak istenmiştir. Bu planın devamında ise sırada İran ve onun temsil ettiği Şii güçler bulunuyordu. İran merkezli ABD karşıtı Şii hattının tasfiye edilmesi durumunda Ortadoğu’da emperyalist stratejinin önemli ölçüde başarıya ulaşacağı hesaplanmaktadır.
Ortadoğu’daki güç dengelerini anlamak için Israil devletinin ortaya çıkış sürecine de bakmak gerekir. Yahudi toplumu tarih boyunca dünyanın birçok bölgesinde ayrımcılığa uğramış, özellikle Avrupa’da II. Dünya Savaşı sırasında büyük bir katliama maruz kalmıştır. Adolf Hitler yönetimi altında gerçekleştirilen soykırım sonucunda yaklaşık altı milyon Yahudi yaşamını yitirmiştir. Bu trajik deneyim, Yahudi halkı açısından devletleşme fikrini daha güçlü biçimde gündeme getirmiştir.
Yahudiler açısından Kudüs tarihsel ve dini açıdan kutsal kabul edilen bir bölgedir. Bu nedenle dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan Yahudiler bu topraklara yerleşmiş veya yerleştirilmiştir. 1948 yılında Yahudiler resmi olarak Israil devletinin kurulduğunu ilan etmiştir. Aynı yıl Arap ülkeleri bu duruma itiraz ederek saldırıya geçmiş ve 1948 Arap–Israil savaşı başlamıştır. Bu savaşın sonunda İsrail yalnızca varlığını korumakla kalmamış, aynı zamanda topraklarını da genişletmiştir.
İsrail devletini tanıyan ilk Müslüman ülkelerden biri Iran olmuştur. Muhammet Reza Pehlevi döneminde İran ile İsrail arasında yakın ilişkiler kurulmuştur. İsrail İran’dan petrol temin ederken, karşılığında İran’a askeri altyapı ve güvenlik alanında destek sağlamıştır. Bu dönemde iki ülke arasında stratejik bir ortaklık oluşmuş ve günümüzde kullanılan bazı askeri teknolojilerin temelleri o yıllarda atılmıştır.
Ancak 1979 yılında gerçekleşen Iran Şeriat devrimi ile birlikte İran’da İslam Cumhuriyeti kurulmuş ve İran–İsrail ilişkileri hızla bozulmuştur. Bu tarihten sonra iki ülke arasındaki ilişkiler açık bir düşmanlık düzeyine ulaşmıştır. Günümüzde gelinen noktada İsrail’in Ortadoğu’da emperyalist güçlerin bölgesel jandarması rolünü üstlenmeye hazırlandığı aşikardır.
İran ise devrim sonrasında bölgedeki İsrail karşıtı güçleri destekleme politikası izlemiştir. Özellikle Lübnan’da Hizbullah, Suriye, Filistin’de Hamas, Ürdün, Irak vs gibi ülkelerdeki İsrail karşıtı güçlere çeşitli düzeylerde destek vermiştir.
İsrail ise bu durumu stratejik bir fırsata dönüştürerek ABD’in güçlü desteğini arkasına almış ve bölgedeki askeri ve siyasi hamlelerini daha saldırgan bir düzeye taşımıştır. Böylece Ortadoğu’da süregelen çatışmalar yalnızca yerel aktörler arasındaki mücadele olmaktan çıkmış, küresel güçlerin müdahil olduğu çok katmanlı bir jeopolitik rekabet alanına dönüşmüştür.
Uluslararası kapitalist sermayenin çıkarları doğrultusunda yürütülen savaşlarda sayısız insan yaşamını yitirmektedir. Bu savaşlar, uluslararası burjuvazinin ekonomik ve siyasal çıkarlarını korumak ve genişletmek amacıyla ortaya çıkarılmaktadır. Bu nedenle uluslararası burjuvazinin çıkarları uğruna yürütülen her türlü savaş biçimine karşıyız.
Komünist perspektife göre bu savaşlar, sermaye klikleri arasındaki çıkar çatışmalarının bir sonucudur. Komünistler bu tür savaşlarda taraf olmaz. Aksine, savaş politikalarını savunan ve sürdüren bütün güçlere karşıdır. Çünkü bu savaşlar halkların çıkarlarını temsil etmez; esas olarak egemen sınıfların güç ve çıkar mücadelelerinin bir yansımasıdır.
Gerçekte bu savaşlar halk kitlelerinin desteklediği savaşlar değildir. Buna rağmen savaşların en ağır bedelini yine halk kitleleri ödemektedir. Savaşın yarattığı yıkım, yoksulluk, göç ve toplumsal acılar en çok emekçi sınıfları etkilemektedir.
Ne yazık ki halk kitleleri bilinçlenip ayağa kalkmadığı ve kendi öz devrimini gerçekleştirmediği sürece bu tür zorbalıklara ve ağır bedellere maruz kalmaya devam edecektir. Bu nedenle emperyalist savaşlara karşı gerçek çözüm, halkların kendi kaderlerini ellerine alarak sömürü düzenine karşı örgütlü mücadele yürütmesidir.
Bugün komünist, devrimci ve ilerici güçlerin önünde önemli bir görev bulunmaktadır. Mücadele bayrağını daha da yükseltmek, kitleler içerisinde örgütlenmek ve halkın iktidarını hedefleyen bir mücadeleyi büyütmek artık daha büyük bir zorunluluk haline gelmiştir.
Günümüz koşulları komünist hareketin omuzlarına daha fazla sorumluluk ve emek yüklemektedir. Bu sorumluluk, sınıf mücadelesini kitlelerin içerisinde yükseltmeyi ve emekçi halkın örgütlü gücünü büyütmeyi gerektirmektedir. Ödenecek bedelin bilinciyle hareket eden Komünist güçler, mücadeleyi daha ileri taşımak ve Marksit-Leninist-Maoist devrimin önünü açmak için daha fazla mücadeleye sarılmak zorundalar.


