Yazan: Cafer Can

Avrupa’daki Türkiyeli devrimci hareket, bugün yalnızca örgütsel bir daralma ya da taktiksel bir yön arayışı değil, daha derin bir stratejik belirsizlik yaşamaktadır. “Yeni yönelim” başlığı altında yürütülen tartışmalar, ilk bakışta bir yenilenme ihtiyacına işaret etse de, özünde çok daha köklü bir sorunu gündeme getirmektedir: Devrimci hareketin merkezi nerededir ve nereye doğru kaymaktadır?
Bu sorunun yanıtı, yalnızca bugünü değil, geleceği de belirleyecek niteliktedir. Çünkü mesele, Avrupa’daki faaliyetlerin nasıl yürütüleceğinden çok, bu faaliyetlerin hangi devrim stratejisine bağlandığı meselesidir.
Türkiye’nin güncel sınıfsal yapısı bu tartışmanın temelini oluşturur. Türkiye, bugün emperyalist sistemle çok yönlü bağlarla bütünleşmiş, üretim ilişkileri bakımından kapitalistleşmesini büyük ölçüde tamamlamış; ancak bu kapitalist gelişimi bağımsız bir temelde değil, dışa bağımlı ve kırılgan bir yapı içerisinde sürdüren bir bağımlı kapitalist ülkedir. Bu gerçeklik, devrimci mücadelenin zeminini de belirler. Türkiye’de devrim, esas olarak işçi sınıfı ve onun müttefikleri temelinde, kent merkezli ve çok boyutlu bir mücadele olarak şekillenir. Dolayısıyla bu mücadelenin merkezi, kaçınılmaz olarak Türkiye’nin kendisidir.
Avrupa’daki faaliyet ise tarihsel olarak hiçbir zaman bu merkezin yerine geçmemiştir. Avrupa, bir arka cephe olmuştur: propaganda, lojistik, politik destek ve kadro birikimi açısından önemli ama ikincil bir alan. Bugün tartışılması gereken şey, Avrupa’nın bu konumunu koruyup korumadığı değil; fiilen bu konumdan çıkıp çıkmadığıdır.
“Yeni yönelim” söylemi tam da bu noktada kritik bir anlam kazanır. Avrupa Türkiyeli İşçiler Konfederasyonu’nun (ATİK) bu başlık altında ortaya koyduğu politik çerçeve; anti- faşizm, göçmen hakları, ırkçılık karşıtlığı ve Avrupa’daki sınıf mücadelesine daha aktif katılım gibi başlıklarda yoğunlaşmaktadır. Bu başlıkların her biri, kendi başına meşru ve hatta zorunlu mücadele alanlarıdır. Ancak mesele bu başlıkların varlığı değil, bu başlıkların hangi stratejik bağlama yerleştirildiğidir.
ATİK’in metinlerinde dikkat çeken en önemli sorun, Türkiye’deki sınıf mücadelesi ile Avrupa’daki pratik arasında kurulan bağın giderek zayıf ve dolaylı hale gelmesidir.Türkiye’deki bağımlı kapitalist yapının doğurduğu sınıf çelişkileri, işçi sınıfının örgütlenme sorunları ya da devrimci mücadelenin somut ihtiyaçları, bu “yeni yönelim” tartışmalarında belirleyici bir eksen olarak görünmemektedir. Bunun yerine Avrupa’daki politik gündemler, giderek kendi başına bir merkez haline gelmektedir.
Bu durum, yüzeyde bir “genişleme” gibi görünse de, özünde bir eksensel kaymaya işaret eder. Avrupa’daki mücadele, Türkiye’deki devrimci sürecin bir uzantısı olmaktan çıkıp, kendi iç dinamikleriyle tanımlanan bağımsız bir hatta doğru ilerlemektedir. İşte bu nokta, tarihsel olarak defalarca yaşanmış bir çözülme sürecinin başlangıç evresidir.
Bu bağlamda, 17 Haziran 2005’te ölümsüzleşen MKP önder kadrolarından Aydın Hanbayat’ın Avrupa’da yaptığı bir konuşmada dile getirdiği “Bu örgütü mülteci örgütü yaptırmayacağım” sözleri, bugün yeniden ve daha derin bir anlam kazanmaktadır. Bu söz, yalnızca bir dönemin koşullarına verilmiş bir tepki değil; devrimci hareketin yönünü tayin eden temel bir ilkenin ifadesidir.
“Mülteci örgütü” kavramı, salt coğrafi bir durumu değil, politik bir sapmayı tarif eder. Bu sapma, örgütün bulunduğu ülkenin politik sınırlarına hapsolması, kadroların geri dönüş perspektifini yitirmesi ve mücadelenin devrimci karakterini kaybederek savunmacı bir çizgiye sıkışmasıyla kendini gösterir. Avrupa’daki yaşam koşulları, zamanla yalnızca bir zemin olmaktan çıkar; örgütün politik ufkunu belirleyen bir çerçeveye dönüşür.
ATİK’in “yeni yönelim” tartışmaları, tam da bu tehlikeli eşiğe temas etmektedir. Avrupa’daki sınıf mücadelesine yapılan vurgu, eğer Türkiye’deki devrimci süreci güçlendirme perspektifiyle kurulmazsa, kaçınılmaz olarak Avrupa merkezli bir politik hatta evrilir. Bu ise devrimci bir yeniden konumlanış değil, stratejik bir kopuştur.
Daha da önemlisi, bu süreç çoğu zaman açık bir kopuş olarak yaşanmaz. Tam tersine, “mücadeleyi büyütme”, “yeni alanlara açılma” ya da “geniş kitlelere ulaşma” gibi olumlu görünen söylemlerle ilerler. Ancak bu söylemlerin arkasında, devrim perspektifinin giderek silikleştiği bir gerçeklik yatar.
Bu noktada Avrupa solunun etkisi de göz ardı edilemez. Avrupa’daki politik iklim, devrimci örgütleri doğrudan değil ama dolaylı biçimde dönüştürür. Bu dönüşüm, çoğu zaman şu biçimde ilerler: Devrimci siyaset yerini kitle çalışmasına bırakır; kitle çalışması sendikal ve demokratik talepler etrafında yoğunlaşır; bu talepler ise zamanla reformist bir çerçevede yeniden tanımlanır. Sonuçta ortaya çıkan yapı, hâlâ “mücadele eden” ama artık devrimci bir kopuşu hedeflemeyen bir karakter kazanır.
ATİK’in mevcut yönelimi, bu dönüşüm riskini ciddi biçimde içinde taşımaktadır. Özellikle Enternasyonalizm kavramının içeriğinin boşaltılması, bu riskin ideolojik boyutunu açığa çıkarır. Enternasyonalizm, farklı ülkelerde yürütülen mücadelelerin yan yana gelmesi değildir. Enternasyonalizm, her ülkenin devrimci mücadelesinin kendi somut zemininde güçlenmesi ve bu mücadelelerin ortak bir stratejik perspektif içinde birleşmesidir. Eğer Avrupa’daki faaliyet, Türkiye’deki devrimci süreci güçlendirmiyorsa, bu ilişki Enternasyonalizm değil, gevşek bir uluslararası temas düzeyinde kalır.
Bugün karşı karşıya olunan durum tam da budur. Avrupa’daki faaliyetler genişlemekte, çeşitlenmekte; ancak bu genişleme, Türkiye’deki devrimci mücadelenin ihtiyaçlarıyla organik bir bütünlük içinde gelişmemektedir. Bu da kaçınılmaz olarak şu sonucu doğurur: Örgüt büyür gibi görünürken, aslında merkezinden uzaklaşmaktadır.
Bu uzaklaşmanın son aşaması ise diasporalaşmadır. Diasporalaşma, yalnızca coğrafi bir dağılma değil; politik bir çözülmedir. Örgüt, devrimci bir özne olmaktan çıkar, göçmen topluluğun temsilcisine dönüşür. Mücadele, sistemle hesaplaşan bir karakterden, sistem içinde hak arayan bir çizgiye kayar. Ve en önemlisi, devrim fikri yerini “yaşanabilir bir Avrupa” arayışına bırakır.
Bu noktadan sonra geri dönüş zorlaşır. Çünkü artık sorun bir yanlış yönelim değil, yerleşmiş bir politik alışkanlıktır. Bugün “yeni yönelim” adı altında yürütülen tartışmalar, işte bu kritik eşikte durmaktadır. Bu yönelim ya devrimci bir yeniden konumlanışa dönüşecek ya da stratejik bir kopuşun ideolojik kılıfı haline gelecektir. Bunun ölçütü ise son derece nettir: Avrupa’daki faaliyet, Türkiye’deki bağımlı kapitalist yapıya karşı yürütülen sınıf mücadelesini güçlendiriyor mu, yoksa ondan bağımsız bir hatta mı ilerliyor?
Bu soruya verilecek dürüst yanıt, bütün tartışmanın sonucunu belirleyecektir.
Ve belki de bugün en çok hatırlanması gereken şey şudur:
Devrim, sürgünde kurulmaz.
Devrim, başka coğrafyaların politik gündemlerine eklemlenerek büyümez.
Devrim, kendi toprağında, kendi sınıf çelişkileri içinde ve kendi tarihsel gerçekliğiyle yükselir.
Avrupa, bu mücadelenin yerine geçemez. Geçtiği anda, artık ortada devrimci bir yönelim değil, onun gölgesi kalır.
Aydın Hanbayat’ın uyarısı bu yüzden yalnızca geçmişe ait değildir. O söz, bugün Avrupa’daki bütün devrimci yapılar için bir turnusol kâğıdıdır:
Ya merkez korunacaktırya da merkez kaybedilecektir.
Ve merkez kaybedildiğinde, geri kalan her şey—en güçlü örgütlenmeler, en kitlesel eylemler, en görkemli sloganlar—yalnızca bir boşluğu örtmekten ibaret kalacaktır.


