İKTİDAR CENAHINDA KESKİNLEŞEN KLİK DALAŞI VE DEVRİMCİ TUTUM

Yazan: Sevda Tali

Türkiye’de iktidarda bulunan Cumhur İttifakı, siyasal varlığını sürdürebilmek adına mevcut toplumsal ve siyasal çelişkileri kendi lehine değerlendirmeye çalışan bir yönetim pratiği izlemektedir. AKP ile MHP ekseninde şekillenmiş iktidar bloğu, uzun yıllardır geniş halk kesimleri nezdinde ciddi bir güven ve destek kaybı yaşamaktadır. Buna rağmen iktidar, devlet olanaklarını ve siyasal manevra kapasitesini kullanarak varlığını korumaya çalışmaktadır. Bu doğrultuda zaman zaman ana muhalefet partisi olan CHP ile yakınlaşarak Kürt siyasal hareketini tasfiye etmeye yönelmekte; zaman zaman ise Kürt siyasal hareketiyle müzakere kanallarını açarak CHP’yi siyasal açıdan geriletmeye çalışmaktadır.

Yani mevcut faşist devlet aklı zaman zaman İmralı’yı ve Kürt siyasal hareketini yanına alıp CHP’yi dövüyor, zaman zaman da CHP’yi yanına alarak Kürt ulusuna saldırıyor. Siyasal iktidara CHP de gelse bu devlet aklıyla o da aynısını yapacaktır. Bu yöntem faşizmin karakteristik özelliğidir.

2008–2014 yılları arasında AKP ile Kürt siyasal hareketi arasında görece uzlaşmacı bir siyasal çizgi hâkim olmuştu. 2008 yılında Oslo’da başlayan gizli görüşmeler sonrasında Kürtçe yayın yapan televizyon kanalının açılması, Kürtçenin kamusal alanda kullanımına ilişkin bazı esnemeler ve Kürt ulusal sorununun güvenlikçi politikalar yerine “siyasal çözüm” söylemiyle ele alınması bu dönemin temel söylemleri arasında yer almıştı. Aynı süreçte, “Ergenekon” ve “Balyoz” operasyonları aracılığıyla Kemalist-ulusalcı çevreler yoğun baskı altındaydı.

2013 yılında gerçekleşen Gezi Direnişi protestoları sırasında ise Kürt siyasal hareketi, devam eden “barış görüşmeleri” gerekçesiyle kitlesel direnişten belirli ölçüde uzak tutulmuştu. Direnişin ilk günlerinde Sırrı Süreyya Önder’in iş makinelerinin önüne geçerek sembolik bir rol üstlenmesi kamuoyunda dikkat çekmiş olsa da, bu tutum örgütlü ve bütünlüklü bir politik hattın oluşmasına dönüşmemişti.

2015 yılı ise siyasal dengelerde önemli bir kırılma noktası olmuştu. Kobani Kuşatması ve Ceylanpınar’da iki polisin öldürülmesi olayı gerekçe gösterilerek AKP ile Kürt siyasal hareketi arasındaki ilişkiler sonlandırılmış, ardından Kürt illerinde yoğun askerî operasyonlar, katliamlar ve ağır hak ihlalleri yaşanmıştı. Aynı dönemde iktidar, CHP’nin desteğini de alarak Suriye’ye yönelik askerî tezkereleri parlamentodan geçirmiş, milletvekili dokunulmazlıklarını kaldırmış ve seçilmiş belediye yönetimlerine kayyum atamaları gerçekleştirmişti. Böylece Kürt halkının seçim iradesi büyük ölçüde etkisizleştirilmişti. Öte yandan, daha önce “Ergenekon” ve “Balyoz” davaları kapsamında tutuklanan isimlerin önemli bir bölümü serbest bırakılmıştı.

Bu siyasal hat 2023 yılına kadar büyük ölçüde devam etmişti. Ancak 2023 sonrasında İmralı ve Kürt ulusal hareketiyle yeniden temasların başladığı; bu görüşmelerin ise 2024 sonbaharında kamuoyuna daha açık biçimde yansıdığı görüldü. Aynı süreçte Cumhur İttifakı’nın CHP’ye yönelik siyasal baskı ve gerilim politikası daha da ön plana çıktı.

14 Mayıs 2023 Cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerinde CHP’nin önemli bir oy oranına ulaşması, ardından Mart 2024 yerel seçimlerinde birinci parti konumuna yükselmesi, iktidar bloğu açısından ciddi bir siyasal tehdit olarak öngörülmüştü. Bu durum karşısında iktidar, Kürt siyasal hareketiyle yeniden “çözüm” eksenli bir ilişki geliştirmeye yönelmiş; geçmişe kıyasla daha uzlaşmacı bir dil kullanarak güven oluşturmaya çalışmıştı.

Diğer taraftan iktidar, CHP’yi zayıflatmak amacıyla çok yönlü bir strateji izledi. Bu stratejinin temel hedefleri, ana muhalefet partisindeki iç çelişkileri derinleştirmek, parti içerisindeki zayıf unsurları kendi siyasal hattına çekmek ve hukuk mekanizmaları üzerinden CHP’yi kriminalize edip yıpratmaktı. Özellikle CHP’nin 38. Olağan Kurultayı etrafında ortaya çıkan tartışmaların, iktidar tarafından parti içi bölünmeleri derinleştirmek için fırsata çevrildiği görülmüştü.

Bağımlı ve geri bırakılmış kapitalist ülkelerde hukuk mekanizması her zaman iktidarın siyasal sopası işlevi görmektedir. Günümüzde yaşanan siyasal mücadele de iki farklı gerici klik arasındaki iktidar çatışması niteliği taşımaktadır. Cumhur İttifakı, siyasal ömrünü uzatabilmek adına CHP’yi etkisizleştirmeye ve toplumsal desteğini aşındırmaya çalışmaktadır. Ancak burjuva siyasetinde rollerin kalıcı olmadığı açıktır. Bugün devletin temel kurumları Cumhur İttifakı’nın denetimindeyken, gelecekte farklı bir siyasal gücün aynı araçları benzer biçimde kullanması kaçınılmazdır.

Tüm bu klik çatışmaları içerisinde ezilen halk kitleleri açısından değişen bir şey yoktur. Türkiye’de Kemalist iktidarlar döneminde de emekçi sınıflar, Kürt halkı ve farklı toplumsal kesimler yoğun baskı ve gerici devlet faşizmine maruz kalmış; muhafazakâr-milliyetçi iktidar döneminde de aynı uygulamalar devam etmiştir. Gerici siyasal iktidar blokları arasındaki çatışmanın bedelini çoğunlukla ezilen sınıflar ve toplumsal olarak dışlanan kesimler ödemektedir.

Devrimci hareketler, burjuva klikleri arasındaki bu tür yapısal çelişkilerden yararlanmalı ve devrimci sınıf dinamiklerini yükseltmelidir. Faşizm iktidarda olduğu sürece bu çelişkiler her zaman vardır. Temel mesele, bu çelişkileri doğru analiz edip belirli öngörülerle doğru tespit etmek ve kurumsal hazırlıklar yapmaktır.

Bu çerçevede devrimci hareketler açısından temel mesele, egemen sınıf klikleri arasındaki mücadelede taraf olmak değil; emekçi sınıfların bağımsız siyasal hattını güçlendirmek ve sosyalist devrime yürümektir. Ezilen sınıflar üretim araçları üzerindeki denetimi ele geçirip sınıfsal çelişkileri ortadan kaldırarak devrimci dönüşümü gerçekleştirmediği sürece, egemen burjuva klikleri arasındaki iktidar mücadelelerinin devam edeceği ve bunun sonuçlarının yine halk kitleleri üzerinde ağır baskılar biçiminde ortaya çıkacağı kaçınılmazdır.

Scroll to Top