Yazan: Pamir Zagros
Bugün Türkiye ve Kuzey Kürdistan devrimci hareketinin bir bölümünde gözlemlenen eğilim, Rojava’yı başlı başına bir devrim merkezi olarak ele almak ve Türkiye’deki sınıf mücadelesinin somut görevlerini ikinci plana itmektir. Bu yaklaşım, ilk bakışta enternasyonalist bir duyarlılık gibi görünse de, özünde stratejik bir yer değiştirmeyi ifade etmektedir.

Rojava ile dayanışma meselesi, Türkiye ve Kuzey Kürdistan sol hareketi açısından politik bir başlık ya da duygusal bir sahiplenme alanı değil, doğrudan doğruya Türkiye devriminin stratejik yönelimi, sınıfsal konumlanışı ve ideolojik tutarlılığıyla ilgili bir meseledir. Bu nedenle Rojava sahasına yoğunlaşan, kadro ve enerjisinin önemli bir bölümünü bu alana yönelten bir hareket, eğer Türkiye devrimi perspektifini yitiriyor ve asıl görevlerini erteliyorsa bu durum basit bir eksiklik değil, ciddi bir politik yön kaymasıdır. Somut koşulların somut tahliline dayanan devrimci siyaset ve her devrimci hareket, ancak kendi ülkesindeki sınıf mücadelesi zemininde anlam kazanır. Bu temel ilke terk edildiğinde, geriye ne tutarlı bir enternasyonalizm kalır ne de sağlam bir devrim stratejisi.
Rojava’da ortaya çıkan siyasal süreç, kuşkusuz bölgesel ölçekte önemli sonuçlar doğurmuş, farklı toplumsal ve siyasal kesimler açısından incelenmesi gereken bir deneyim yaratmıştır. Türkiye ve Kuzey Kürdistan devrimci hareketinin bu sürece kayıtsız kalması düşünülemez elbette. Ancak burada belirleyici olan, dayanışmanın biçimi değil, içeriğidir. Gerçek dayanışma, romantik bir yakınlık ya da askeri-siyasi destekle sınırlı değildir. Dahası çıkar ilişkisi hiç değildir. Asıl mesele, Rojava’yı kuşatan ve boğmaya çalışan güçlerin doğru tespit edilip hedef haline getirilmesi ve siyasetin bu zemin üzerinden üretilmesidir. Bu güçler arasında Türkiye egemen sınıfları merkezi bir yer tutmaktadır. Türkiye devleti, kendi bölgesel çıkarları doğrultusunda Rojava’daki oluşumu tehdit olarak görmekte ve askeri, politik ve ideolojik düzlemlerde bu süreci baskı altına almaya çalışmaktadır. Dolayısıyla Türkiye’de devrimci mücadele yürüten bir hareket açısından temel görev, bu saldırgan politikanın kaynağı olan kendi egemen sınıflarına karşı mücadeleyi yükseltmektir. Çünkü dışarıda yürütülen hiçbir dayanışma faaliyeti, içeride bu politikaları üreten iktidar ilişkileri hedef alınmadan gerçek bir sonuç yaratamaz.
Bugün Türkiye ve Kuzey Kürdistan devrimci hareketinin bir bölümünde gözlemlenen eğilim, Rojava’yı başlı başına bir devrim merkezi olarak ele almak ve Türkiye’deki sınıf mücadelesinin somut görevlerini ikinci plana itmektir. Bu yaklaşım, ilk bakışta enternasyonalist bir duyarlılık gibi görünse de, özünde stratejik bir yer değiştirmeyi ifade etmektedir. Elinizde kimin sazı varsa onun türküsünü söylersiniz. Bu diyalektiğin doğası gereği tam olarak böyledir. Türkiye’de işçi sınıfının, emekçilerin ve ezilen kesimlerin yaşadığı somut çelişkiler geri plana itildiğinde, devrimci hareket toplumsal zemininden kopma riskiyle karşı karşıya kalır. Kendi ülkesinde iktidar perspektifi taşımayan bir hareket, kaçınılmaz olarak başka güçlerin politik dengeleri içinde edilgenleşir ve bağımsız devrimci çizgisini yitirir. Bu durum, ideolojik düzlemde de bulanıklığa yol açar; enternasyonalizm ile yerel sorumluluk arasındaki diyalektik bağ koparıldığında, geriye ya dar bir milliyetçilik ya da köksüz bir enternasyonalizm sevdası kalır. Oysa devrimci teori açısından bu iki uç da yanlıştır; gerçek enternasyonalizm, her ülkenin devrimci hareketinin kendi görevlerini esas almasıyla mümkündür.
Türkiye’de devrimci bir hareket için temel soru, iktidarın nerede ve kimde olduğudur. Bu sorunun yanıtı Rojava’da değil, Türkiye’dedir. Bu nedenle Türkiye ve Kürdistan solunun stratejik merkezi de Türkiye olmak zorundadır. Rojava ile dayanışmanın en güçlü ve anlamlı biçimi, Türkiye’de devrimci mücadelenin büyütülmesidir. Türkiye egemen sınıfları zayıflatılmadan, onların bölgesel müdahale kapasitesi kırılmadan, Rojava üzerindeki baskının kalıcı olarak ortadan kaldırılması mümkün değildir. Bu gerçeklik, Türkiye devrimci hareketinin görevlerini açık bir şekilde ortaya koymaktadır. işçi sınıfı içinde örgütlenmeyi derinleştirmek, emekçi kitlelerle bağları güçlendirmek, siyasal ve ideolojik mücadeleyi yükseltmek, devletin savaş ve yayılmacı politikalarına karşı güçlü bir karşı duruş inşa etmek. Bu görevler yerine getirilmeden dile getirilen dayanışma söylemleri, ne kadar iyi niyetli olursa olsun, pratik karşılığı olmayan bir retorik olarak kalacaktır.
Marksist perspektif açısından enternasyonalizm, ulusal mücadelelerin inkârı değil, onların en ileri düzeyde gerçekleştirilmesidir. Her devrimci hareket, kendi ülkesindeki sınıf mücadelesini esas alarak uluslararası dayanışmayı inşa eder. Bu bağlamda Türkiye solunun görevi, başka bir coğrafyada konumlanıp görevlerini askıya almak değil, Türkiye’de devrimci süreci örgütlemektir. Rojava ile dayanışma, ancak bu zeminde gerçek bir anlam kazanır. Aksi durumda ortaya çıkan şey, devrimci sorumlulukların ertelenmesi ve politik hattın giderek belirsizleşmesidir.
Bugün Türkiye devrimci hareketinin önünde açık bir tercih bulunmaktadır. Ya kendi ülkesindeki sınıf mücadelesini merkeze alan bağımsız ve devrimci bir çizgi inşa edilecek ya da başka coğrafyalardaki süreçlerin gölgesinde kalarak stratejik yön kaybedilecektir. Rojava ile gerçek dayanışma, Türkiye’de devrim yapma perspektifiyle mümkündür. Türkiye egemen sınıfları devrilmeden, onların bölgesel saldırganlığı sona ermeden, Rojava’nın kalıcı bir şekilde nefes alması mümkün değildir. Bu nedenle Türkiye solunun temel sorumluluğu, kendi toplumsal zeminine, kendi sınıfına ve kendi devrimci görevlerine yönelmektir. Ancak bu şekilde hem Türkiye’de hem de bölgede özgürlük ve eşitlik mücadelesi gerçek bir güç haline gelebilir. Aksi yönde atılan her adım, niyetinden bağımsız olarak, devrimci siyasetin zayıflamasına ve tasfiyesine hizmet eder.


